22 Şubat 2024

Hattat Hüseyin Kutlu- 22/02/2014

“Hat”ta Adanmış  Bir Ömür

KOCAV Başarı Öyküleri Dizisi’nin şubat ayı konuğu Hattat Hüseyin Kutlu idi. Program, İhtisas 2 sınıfı öğrencilerinden Didem arkadaşımızın Hattat Hamid Aytaç’ı anlattığı Ahde Vefa Sunumu’yla başladı. Hattat Hamid Beyin Hüseyin Kutlu’nun hocası olduğu belirtildi ve kısaca hayatına değinildi. Vakfın mütevelli Heyeti Üyesi Prof. Dr. Abuzer Kendigelen, Hattat Hüseyin Kutlu’yu kürsüye davet etti. Kürsüye gelen Kutlu, konuşmasında şunları söyledi:

‘‘Bu program için ‘başarı öyküleri’ deniyor, fakat ben kendimi başarılı olarak görmüyorum. Heveskâr bir insanım. Hayaller kurar, onlarla avunmaya çalışırım. Başarı öyküm yok ama size heveslerimden bahsedebilirim. Merhum babam, evimizin dibindeki mescidhanenin imaresini yapardı. Tüm vaktimin camide geçtiğini söyleyebilirim. Herkes mimar olacağım, mühendis, doktor olacağım derdi. Ben hep imam olacağımı söylerdim.

Yaz aylarında hep kuran okurduk. İmam Hatip Lisesi’ne gittim. Felsefede; Allah var mı, ahiret var mı diye sorgulanıyordu. Biz, hiç sorgulamamıştık. Altı arkadaş, üniversitede İlahiyat bölümünü okumamaya karar verdik. Gençlik felsefede kayboluyor diye İstanbul’a geldik ve felsefe bölümüne kaydolduk. Bunu kendimiz için değil, kutsi değerlerimiz için yaptık. Üniversitede 1. sene tüm Batı ve Dünya klasiklerini okudum. Bu dönemde hem kürsüde vaaz veriyordum hem de içimde inançsızlıklar kopuyordu. Bu yüzden Hz. Mevlana›nın 6 ciltlik kitabını okumaya karar verdim. Ve 6-7 kez hatim ettim. Ben hiç yurtta kalmadım. Evde arkadaşlarımla kaldım. Arkadaşlara diyordum ki dışarda ne giyerseniz giyin, evin içinde hakiki Türk kıyafetleri giyin, Osmanlı kıyafeti giyin. Ben gittim, Kapalı Çarşı’dan poşi aldım, evde onu giyip oturuyorum. Efeleri görmüştüm bir filmde, çok etkilenmiştim. Aslında bende eskiye dair özlem ve arzu var.

Bir gün vaaz veriyordum. İzah edilemeyecek bir hal, sanki gözümün önünden bir perde kalktı ve camiyi birden bire keşfettim.Ve caminin hiçbir fonksiyonun olmadığını düşündüm. Evet cami namaz kılan insanların olduğu bir yer, fakat başka bir fonksiyonu yok. İçime cami aşkı düştü. Aşk ateşi, aşıktan maşuka düşermiş ya benimkide o misal; mum, kendi yanmadan pervaneyi yakmaz. Derken biz, işin rotasını çevirdik. Üniversite hocam beni odasına çağırdı. Bölüm değiştirmek istersen ben, sana yardımcı olurum dedi. Fakat ben, felsefeyi bitirmekte kararlıydım. Vaizliği imamlığa çevirdim. 24 sene Ali Paşa Camii’nde görev yaptım. İnanın ellerim kocaman olsaydı, her gün o camiyi kucaklardım.

Askerliğimi askeri lisesinde öğretmen olarak yaptım; felsefe orada işime yaradı. Herkes benden başka şeyler ümit ediyordu. Askerliği bitirdikten sonra Ali Paşa Camii’ne imam oldum. ‘Ne imam mı oldun? Harcadın kendini be, yazık ettin kendine.’ diyenler oldu. Niye? İşte siz, imamlığı böyle küçük gördüğünüz için ben bunu tercih ediyorum diyerek karşı çıktım. Bu konuyu günlerce konuşmak isterim aslında. Bu gözden kaçan bir noktadır. Bugün İslam alimlerinin tümünü bir araya getiren cami değildir. Cami emekli insanların ibadet yaptığı yerdir, maalesef.

Daha terhis olmadan geldim, İstanbul’u geziyorum. İstiyorum ki külliyede imamlık yapayım; derken Ali Paşa Camii’ni buldum. Geldiğim gün sebil tarafındaki kapıdan girdim. Geniş havlusu ve bahçesi vardı. Öğle namazına 15 dakika falan kalmış, camide kimse yok, kapalı. Ve orada iki tane adam uzanmış şişeleri de başucunda, sızmışlar. Nihayet 3 dakika kala biri koşa koşa geldi. Camiyi açtı, ezan okudu. Ve o gün camide 4 kişi namaz kıldı. Her tarafı bakımsız ve haraptı. Halbuki paşa camilerinin en büyüğü ve klasik mimarinin en son örneğidir. Tamam dedim, burası bana göre, tayin olduk ve geldik. Bir imam ve iki müezzin kadrosu vardı. İlk, görevli arkadaşlarla koordinasyon kurmaya çalıştım. Bütün külliyeyi dolaştım. Notlar aldım ve bunları sıraya koydum. İmam, o devirlerde memurlar arasında en düşük özgürlük haklarına sahip kimseydi. Bu yaptıkların senin sorumluluğunda değil diyordum kendi kendime. Sen, devlet memuru olarak değil, insan olarak bir Müslüman olarak sorumlusun. Kendimi hem sorumlu hem de yetkili kıldım. Toslamadığım yer kalmadı. Bunlar metot bilmemekten kaynaklanıyor. Siz, başarı dediniz ya ben başarısızlığımı anlatıyorum size. Cemaatin durumunu ve diyanet teşkilatının durumunu görmemezlikten gelemezdim. Caminin restorasyonuyla, bahçe düzeniyle uğraşıyorduk. Bir taraftan cemaatin eğitiminden sorumluydum. Camide bir arşiv oluşturmak istedim. Çünkü benden önce ne olmuş, kimler o camide imam olmuş, kimler cemaat olmuş kimse bilmiyordu. Nihayet iki nesil önceki bilgiler, müftülüğün kayıtlarında vardı. Araştırmalar yaptım, cemaati tanıma formu oluşturduk. Maksadım, 50 sene sonra birisi ‹burada kimler cemaat olmuş› diye araştırırsa, istatistiği çıkarılmak istense kolayca ulaşılabilsin. Nerde bırakılmışsa oradan devam edilebilsin. Ayrıca ben, camide vaaz veriyorum, hutbe okuyorum; bilmiyorum ki bu insanların durumu nedir. Cehenneme sokuyoruz, cennete sokuyoruz. Tabi insanlar sadece dinlemekle yetiniyorlar. O kadar senedir camiler açık, cumalarda dolar, peki niye Müslüman halk hala geri? Niye hala bu Müslüman halkın ahlakında bir değişiklik yok? Neticeye bakalım, insanlar ne alıyor camiden? Vergi dairesine borcunu öder gibi namaz borcunu ödeyip çıkıyorlar mı? Caminin olduğu yer üç muhtarlığa bağlıydı. 6-10 yaş arası 900 çocuk var. Ben mevlit şekeri, çiçek, falan filanla 300 tane çocuğu toplayabildim. Neticede elimde 50 tanesi kaldı. 50 tanesini hatmettirebildim. Dini vecibeleri, bilgileri verebildim. 300 çocuk camiye uğramış gitmiş, peki geriye kalan 600 çocuk. Türkiye’nin durumu bu.

Emekli olduktan sonra kendimi sanat, medeniyet saç ayağına oturan bir meşgale içerisine atmış oldum. Halen kültür, medeniyet, sanat konusunda hizmet etmeye gayret ediyorum. İslam aleminin en birinci probleminide inandıkları dini, bir medeniyet olarak görememeleri, algılayamamaları noktasındadır. Biz Müslüman gibi inanan fakat Batı medeniyetine gönül yatırmış veya yönlendirilmiş, kimliksiz bir Müslümanlarız. Ben, bunu reddetmek için bundan sonraki hayatımı da gözeterek ve hizmet vererek anlatmaya çalışıyorum, çalışacağım da.’’

Program, Ankara’da yapılan Ahmet Hamdi Akseki Camii’nin iç ve dış mekân tasarımında kullanılan hat sanatı örneklerinin incelenmesiyle son buldu.

Hazırlayan

Bahar Oğuz (ihtisas 2)