16 Nisan 2026

DÜŞÜNCE DERGİSİ 23. SAYI ÇIKTI!

takdim yerine

türk sineması: hafıza, dönüşüm ve gelecek

mesut aytekin

Sinema, bu topraklarda hiçbir zaman yalnızca bir perde sanatı olmadı. O, aynı anda bir hafıza mekânı, bir ideoloji taşıyıcısı, bir kültürel mücadele alanı ve bir hayal kurma biçimiydi. Düşünce Dergisi’nin 23. sayısını “Türk Sineması”na ayırırken çıkış noktamız tam da buydu: Türk Sineması’nı yalnızca dönemsel bir kronoloji ya da nostaljik bir Yeşilçam hatırlaması olarak değil; tarihsel kırılmalar, sınıf çatışmaları, göç, kentleşme, cinsiyet rejimleri, kültürel dönüşüm ve dijitalleşme bağlamında çok katmanlı bir düşünce alanı olarak ele almak.

Bu sayımız bir yandan 1960’ların toplumsal gerçekçi damarına, mülkiyet tartışmalarına, köy-kent gerilimine ve sınıf çatışmalarına odaklanırken; diğer yandan 1970’lerin kentleşme sancılarını, 1980’lerin kültürel kırılmalarını, arabesk estetiğini ve piyasa dönüşümünü, 2000 sonrası biyografik film dalgasını ve popüler anlatı evrenlerini yeniden düşünmeye davet ediyor. Sinemayı yalnızca metin olarak değil; üretim koşulları, festival ekosistemi, seyir kültürü ve endüstriyel dönüşüm bağlamında da tartışıyoruz. Kısa film yönetmenlerinden festival direktörlerine uzanan görüşmeler, sinemanın mutfağını görünür kılarken; arşivciler, koleksiyonerler ve düşünürler üzerinden Türk Sineması’nın hafızasını da kayıt altına alıyoruz.

Bu dosyada ortak bir soru var: Türk Sineması neyi temsil ediyor ve bugün nereye doğru evriliyor? Suya el koyan bir iktidar figüründen apartman mikrokozmosunda yükselen sınıfsal mücadelelere; arabesk kültürün yükselişinden kadın yönetmenlerin “sus-a-mama” cesaretine; remake pratiklerinden absürt komediye; bilim kurgu ve korku türünün yerel kodlarla kurduğu ilişkiye kadar uzanan geniş bir yelpazede Türk Sineması’nın ideolojik, estetik ve kültürel işlevini yeniden sorguluyoruz.

Aynı zamanda güncel bir eşikteyiz. Dijital platformların yükselişi, yapay zekânın yaratım süreçlerine müdahalesi, tanıtım stratejilerinin dönüşümü ve seyir alışkanlıklarının değişimi, Türk Sineması’nı yeni bir paradigma ile karşı karşıya bırakıyor. Bu sayı, geçmişle hesaplaşırken geleceği de tartışıyor. Sinemayı yalnızca bir temsil alanı olarak değil; üretim, dolaşım ve güç ilişkileri ağında konumlanan bir kültür endüstrisi olarak ele alıyoruz.

Düşünce Dergisi’nin bu sayısını farklı kılan, tek bir estetik ya da ideolojik çizgiye yaslanmaması. Akademik çözümlemeler ile saha tanıklıklarını, kuramsal tartışmalar ile röportajları, film analizleri ile kitap değerlendirmelerini aynı çatı altında buluşturuyoruz. Amacımız, Türk Sineması’nı disiplinlerarası bir perspektifle, çok sesli ve eleştirel bir zeminde tartışmaya açmak.

Bu özel sayıda Türk Sineması’nı çok yönlü bir perspektifle ele alan toplam 36 metin yer almaktadır. Dosyada 15 akademik araştırma makalesi, 3 röportaj, 1 yapay zeka görüşü, sinemanın hafızasını ve üretim pratiklerini görünür kılan 6 festival direktörü, 5 kısa film yönetmeniyle görüşmelerden oluşan 2 soruşturma, Yeşilçam’dan modern sinemaya uzanan 5 film incelemesi ve 1 kitap değerlendirmesi bulunmaktadır. Böylece bu sayı, kuramsal tartışmalar ile saha tanıklıklarını, film çözümlemeleri ile endüstri ve üretim deneyimlerini aynı çatı altında buluşturan bütünlüklü bir Türk sineması panoraması sunmaktadır.

İnanıyoruz ki sinema, bu ülkenin vicdanıdır. Perdeye yansıyan her hikâye, biraz da bu toplumun hikâyesidir. Bu sayı, o hikâyeyi birlikte düşünme davetidir.

Türk Sinema “Düşüncesi”

Cenk Demirkıran’ın “Türk Sinemasında Toplumsal Gerçekçilik (1960–1965)” başlıklı çalışması, 1960’ların başında Türk Sineması’nda toplumsal sorunların estetik ve ideolojik bir program dâhilinde görünür kılınışını, 27 Mayıs sonrasında şekillenen yeni siyasal-toplumsal iklimin açtığı (sansür sürse de) eleştirel imkânlarla birlikte ele alıyor. Yazar, “toplumsal gerçekçilik”i 1960–1965 aralığında toplumsal meseleleri merkeze alan filmler bütünü olarak tanımlıyor. Dönemin önemli örnekleri olan Metin Erksan’ın Gecelerin Ötesi, Susuz Yaz ve Yılanların Öcü; Halit Refiğ’in Şehirdeki Yabancı ve Gurbet Kuşları; Ertem Göreç’in Otobüs Yolcuları ve Karanlıkta Uyananlar ile Duygu Sağıroğlu’nun Bitmeyen Yol filmleri üzerinden tartışıyor. Böylece çalışma, akımı bireysel kahraman anlatılarını aşan; sınıf, göç, mülkiyet ve emek çatışmalarını tarihsel bağlamıyla birlikte okuyan bir sinema pratiği olarak karşımıza çıkıyor.

Melih Kütük ve Remziye Köse Özelci’nin “2000 Sonrası Türk Sinemasında Biyografik Filmlerin İzleyiciye Ulaşmasında Yapım(cı) Stratejileri: Dijital Sanatlar Örneği” başlıklı çalışması, 2000 sonrası dönemde biyografik film üretimindeki artışı yapımcı stratejileri ekseninde ele alarak Dijital Sanatlar Yapım örneği üzerinden türün sanatsal ve tecimsel yükselişini incelemektedir. Araştırma, Ayla, Müslüm, Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu, Bandırma Füze Kulübü, Türk İşi Dondurma, Çiçero ve İyi Ki Varsın Eren filmleri üzerinden gerçek yaşam öykülerinin, dijitalleşme olanaklarının, yüksek prodüksiyon kalitesinin ve milli-manevi değerlere hitap eden pazarlama stratejilerinin geniş izleyici kitlelerine ulaşmadaki belirleyici rolünü ortaya koymaktadır. Böylece biyografik sinemanın yalnızca popüler bir tür değil, toplumsal hafızayı ve kolektif kimliği yeniden üreten güçlü bir sinemasal pratik olduğu vurgulanmaktadır.

Selin Kiraz Demir’in “Türk Sineması’nda Bağımsız Kadınların Sus-a-mama Cesareti Üzerine” başlıklı çalışması, Türk Sineması’nda kadın yönetmenlerin kamera arkasındaki varlığını, patriyarkal sinema diline karşı bir direniş alanı olarak ele alırken, bu dönüşümü Bilge Olgaç’tan başlayıp günümüze uzanan tarihsel bir süreklilik içinde tartışmaktadır. Makale, özellikle Vuslat Saraçoğlu’nun Bildiğin Gibi Değil filmi üzerinden kadınların sessizlik, aile, toplumsal cinsiyet ve bastırılmış deneyimler bağlamında kurdukları sinemasal anlatıyı analiz ederek, kadın yönetmenlerin sinemayı yalnızca temsil değil aynı zamanda söylem üretimi ve toplumsal yüzleşme alanına dönüştürdüğüne dikkat çekmektedir.

Deniz Oğuzcan’ın “Türkiye’de Bilim Kurgu Sineması” başlıklı çalışması, Türk Sineması’nda bilim kurgu türünün geç ortaya çıkışını, Yeşilçam’ın düşük bütçeli ve melez üretim pratiklerinden 2000 sonrası ana akım ve bağımsız sinemadaki çeşitlenmeye uzanan tarihsel bir çizgi içinde analiz etmektedir. Çalışma, Uçan Daireler İstanbul’da, Dünyayı Kurtaran Adam, Turist Ömer Uzay Yolunda, Biri Beni Gözlüyor, G.O.R.A., Bina, Buğday ve Bir Zamanlar Gelecek: 2121 gibi örnekler üzerinden türün taklit ve parodi aşamasından toplumsal, politik ve ekolojik temalar üreten özgün bir anlatı alanına dönüşümünü tartışmakta ve Türk bilim kurgusunun yerel kültürel kaygılarla şekillenen eleştirel bir sinemasal söylem hâline geldiğini vurgulamaktadır.

Hasan Alkan’ın “Türk Korku Sinemasında Cin Kavramı: Kültürel Hafıza, Formüller ve Tekinsiz Mekânlar” başlıklı çalışması, Türk korku sinemasında cin figürünün Anadolu’nun sözlü kültürü, İslami inanç sistemi ve kolektif bilinçdışıyla kurduğu ilişkiyi inceleyerek türün yerel korku dilini analiz etmektedir. Makale, Büyü, Dabbe ve Siccin serileri ile Baskın gibi örnekler üzerinden cinin yalnızca doğaüstü bir tehdit değil, ahlaki düzen, aile yapısı, toplumsal cinsiyet ve modernleşme gerilimlerini görünür kılan kültürel bir metafor olarak işlediğini ortaya koymaktadır. Bu çerçevede çalışma, Türk korku sinemasının dini ritüeller, folklorik kodlar ve tekinsiz mekânlar aracılığıyla özgün bir anlatı formülü geliştirdiğini ifade etmektedir.

Betül Yüncüoğlu’nun “Türk Sineması’nda Absürt Komedi” başlıklı çalışması, komedi türünün tarihsel ve kuramsal çerçevesinden hareketle absürt komedinin felsefi kökenlerini ve sinemasal işleyişini tartışmakta; bu alt türün Türk Sineması’ndaki görünürlüğünü eleştirel bir perspektifle değerlendirmektedir. Çalışma, Arabesk, Limonata, Ölümlü Dünya, Cinayet Süsü ve televizyon dizisi Leyla ile Mecnun gibi örnekler üzerinden absürtlüğün beklenmedik durumlar, mantıksızlık estetiği ve kara mizah aracılığıyla nasıl bir toplumsal eleştiri alanı açtığını ortaya koymaktadır. Böylece makale, absürt komedinin Türkiye’de henüz kavramsallaşmış bir tür olmamakla birlikte, çağdaş sinemada sistem eleştirisi ve varoluşsal sıkışmışlığı görünür kılan melez bir mizah biçimi olarak belirginleştiğini savunmaktadır.

Fatma Dicle Demir’in “Türk Sineması’nda Yeniden Çekim Filmler: Kültürel Farklılıkları Okumak” başlıklı çalışması, yeniden çekim (remake) olgusunu Yeşilçam’ın üretim koşulları, sansür, ekonomik zorunluluklar ve kültürel uyarlama süreçleri bağlamında ele alarak Türk Sineması’nda bu pratiğin neden yaygınlaştığını tartışmaktadır. Makale, The Exorcist (1973) ile Metin Erksan’ın Şeytan (1974) filmlerini karşılaştırmalı bir inceleme nesnesi olarak kullanarak yeniden çekimlerin yalnızca ticari bir strateji değil, aynı zamanda kültürel kodların, dini referansların ve toplumsal değerlerin yerelleştirilmesi süreci olduğunu ortaya koymaktadır. Böylece çalışma, Yeşilçam’daki yeniden çekim pratiğini yaratıcılık krizinin ötesinde dönemin üretim koşulları ve kültürel dönüşüm dinamikleri içinde yeniden değerlendirmeye davet etmektedir.

Aslı Arıcı Sevinç’in “Popülerde Derin, Televizyonda Sinemasal: Osman Sınav’ın Anlatı Evreninde Türkiye’yi Anlamak” başlıklı çalışması, Osman Sınav’ın sinema ve televizyon üretimini popüler kültür ile kültürel hafıza arasındaki kesişimde konumlandırarak yönetmenin anlatı evrenini sosyokültürel bir okuma üzerinden değerlendirmektedir. Makale, Deli Yürek, Kurtlar Vadisi, Ekmek Teknesi, Uzun Hikâye ve Sen Anlat Karadeniz gibi yapımlar üzerinden Sınav’ın melodram, aksiyon ve sinemasal estetiği birleştiren anlatı dilinin ulusal kimlik, adalet, aidiyet ve toplumsal dönüşüm temalarını popüler anlatı formunda yeniden ürettiğini ortaya koymaktadır. Böylece çalışma, Osman Sınav’ı yalnızca popüler yapımların yönetmeni değil, Türkiye’nin kültürel belleğini şekillendiren güçlü bir hikâye anlatıcısı olarak konumlandırmaktadır.

Alparslan Özkardeş’in “Dijitalleşen Anlatılar: Türk Canlandırma Sinemasında Yeni Medya Estetiği” başlıklı çalışması, Türk canlandırma sinemasının tarihsel gelişimini dijital dönüşüm ekseninde ele alarak yeni medya estetiğinin üretim, anlatı ve izleyici ilişkisini nasıl dönüştürdüğünü tartışmaktadır. Makale, Evliya Çelebi: Ölümsüzlük Suyu, Kötü Kedi Şerafettin ve Rafadan Tayfa: Galaktik Tayfa filmleri üzerinden sayısal üretim, transmedya anlatı, katılımcı kültür ve veri temelli estetik kavramlarını analiz etmektedir. Böylece çalışma, Türk canlandırma sinemasının dijital teknolojilerle birlikte yalnızca teknik olarak değil, kültürel hafıza, ulusal anlatı ve platform ekonomisi bağlamında da yeniden yapılandığını ortaya koymaktadır.

Burak Taylan Yılmaz’ın “Ulusal Belleğin Perdesi: Türkiye’de Film Festivalleri” başlıklı çalışması, Türkiye’de film festivallerinin tarihsel gelişimini sinema, kültürel hafıza ve ulusal kimlik ilişkisi bağlamında ele alarak festivalleri yalnızca gösterim platformları değil, toplumsal bellek, kültürel diyalog ve genç sinemacıların görünürlük kazandığı bir ekosistem olarak konumlandırmaktadır. Makale, Antalya Altın Portakal, Adana Altın Koza ve İstanbul Film Festivali gibi örnekler üzerinden festivallerin sansür, politik dönüşümler, uluslararasılaşma ve dijitalleşme süreçleriyle birlikte sinemanın ulusal belleği yeniden üreten dinamik mekânlara dönüştüğünü ortaya koymaktadır.

Damla Akar’ın “Dijital Çağda Seyirciye Ulaşmak: Türk Sineması’nda Tanıtımın Dönüşümü” başlıklı çalışması, film tanıtımının geleneksel reklam araçlarından sosyal medya, marka iş birlikleri ve etkileşim temelli kampanyalara uzanan dönüşümünü Türk Sineması örnekleri üzerinden analiz etmektedir. Makale; sosyal ağların, yerelleştirilmiş fragman stratejilerinin, marka entegrasyonlarının ve izleyici katılımını merkeze alan dijital kampanyaların film tanıtımını çok kanallı, katılımcı ve kültürel bir etkileşim alanına dönüştürdüğünü ortaya koyarak, günümüz sinema endüstrisinde izleyicinin artık tanıtım sürecinin aktif bir öznesi haline geldiğini vurgulamaktadır.

Seçkin Özmen’in “Yapay Zekâ’nın Film Yaratım, Üretim, Dağıtım ve Gösterim Süreçlerindeki Etkisi Üzerine Bir Değerlendirme” başlıklı çalışması, yapay zekânın sinema değer zincirinin tüm aşamalarında yarattığı dönüşümü yaratıcı üretim, verimlilik, veri temelli karar alma ve etik tartışmalar ekseninde kapsamlı biçimde analiz etmektedir. Makale, senaryo geliştirmeden sinematografi ve post-prodüksiyona, dağıtım stratejilerinden izleyici deneyimine uzanan süreçlerde yapay zekânın hem yenilikçi fırsatlar hem de telif, istihdam, mahremiyet ve özgünlük gibi kritik sorunlar doğurduğunu ortaya koyarak, teknolojik ilerleme ile sinemanın insani ve yaratıcı özünü koruma gerekliliğini vurgulamaktadır.

Ümran Ay’ın “ ‘Sinema Derdi’ne Zeyl…” başlıklı çalışması, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte sinemanın Türkiye’deki hızlı yayılışına eşlik eden ahlaki, kültürel ve ideolojik tartışmaları tarihsel metinler, basın yazıları ve edebi eserler üzerinden inceleyerek sinemanın toplumsal etkisine yönelik eleştirel söylemi analiz etmektedir. Makale, Refik Halid Karay’dan Necip Fazıl’a, Erol Güngör’den Yücel Çakmaklı’ya uzanan düşünsel hat üzerinden sinemanın kültürel dönüşüm, Batılılaşma ve “milli sinema” arayışı bağlamında nasıl tartışıldığını ortaya koyarak Türkiye’de sinema düşüncesinin ideolojik ve kültürel arka planını görünür kılaktadır.

Kamil Şahverdi ve Aleyna Malkoç’un “Türk Sineması’nda Azerbaycan İzi: Arşın Mal Alan’dan 501 Numaralı Hücre’ye Kültürel Hafıza ve Temsil” başlıklı çalışması, Azerbaycan ile Türk Sineması arasındaki tarihsel ve kültürel etkileşimi tiyatrodan sinemaya uzanan bir hat üzerinde inceleyerek Arşın Mal Alan operetinin uluslararası dolaşımını ve 501 Numaralı Hücre filmi üzerinden Sovyet baskısı, göç, ulusal kimlik ve hafıza ilişkisini analiz etmektedir. Makale, sinemanın yalnızca estetik bir üretim alanı değil; kültürel direniş, diaspora hafızası ve yasaklanmış ulusal sembollerin yeniden dolaşıma girdiği bir temsil mekânı olduğunun altını çizmektedir.

Yapay Zekâ Diyor ki…

“Yapay Zekâya Sorduk: Türk Sineması Üzerine Değerlendirmeler” başlıklı çalışma, farklı yapay zekâ sistemlerinin Türk sinemasına ilişkin yorumlarını karşılaştırmalı biçimde ele alarak sinemanın tarihsel gelişimini, Yeşilçam’dan günümüz auteur ve gişe sinemasına uzanan dönüşümünü kültürel bellek, kimlik inşası ve endüstriyel çeşitlilik ekseninde tartışır. Metin, Türk Sineması’nın melodram geleneği, politik ve bireysel anlatıların yükselişi, festival başarısı ve popüler gişe üretimi arasındaki çok katmanlı yapısını ortaya koyarak sinemanın yalnızca bir eğlence alanı değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir hafıza mecrası olduğunu vurgulamaktadır.

Sinemamızın Tarihini Şahitlerinden Dinlemek

Mesut Aytekin’in Yücel Çakmaklı’nın Kültür Ocağı Vakfı’nda yaptığı Başarı Öyküleri konuşmasından hazırladığı “Yerel ve Kültürel Kaynaklardan Yola Çıkarak ‘Milli Sinema’ya Ulaşılabilir” başlıklı söyleşisi, yönetmenin çocukluk deneyimlerinden sinema yazarlığına, sinema kulüplerinin kuruluşundan “Milli Sinema” düşüncesinin ortaya çıkışına uzanan entelektüel yolculuğunu ortaya koymaktadır. Söyleşi, Batı taklitçiliğine karşı yerel ve kültürel kaynaklara dayanan bir sinema arayışını, üniversite gençliği, vakıf kültürü ve sinema kulübü hareketiyle birlikte değerlendirerek Türk Sineması’nda milli bir estetik ve düşünce zemini kurma çabasını görünür kılmaktadır.

Mesut Aytekin ve Büşra Gül Ovalı’nın Gülper Refiğ ile gerçekleştirdiği “Hakikatin İzinde Bir Sinemacı: Halit Refiğ” başlıklı röportaj, Halit Refiğ’in çocukluğundan Kore Savaşı deneyimine, Kemal Tahir ve Oğuz Atay ile kurduğu düşünsel dostluklardan Ulusal Sinema kavgasına uzanan entelektüel yolculuğunu ayrıntılı biçimde aktarmaktadır. Röportaj, Refiğ’in Hollywood tekliflerini reddedecek kadar güçlü bir “ulusal onur” anlayışıyla hareket eden tavrını, sinemayı bir meslekten çok hakikat arayışı ve kültürel bağımsızlık mücadelesi olarak konumlandırışını ve Metin Erksan ile Oğuz Atay gibi isimlerle kurduğu derin dostluklar üzerinden Türkiye’nin kültür ve düşünce tarihine ışık tutan bir portre sunmaktadır.

Büşra Gül Ovalı’nın “Yeşilçam’ın Hafızası: Vadullah Taş ile Sinema Yolculuğu” başlıklı röportajda, koleksiyoner ve arşivci Vadullah Taş’ın çocukluk tutkusundan başlayarak Yeşilçam’ın üretim pratiği, teknik imkânsızlıklar içindeki yaratıcı çözümleri ve kaybolmaya yüz tutmuş sinema mirasının izini sürme mücadelesi ayrıntılı biçimde yer almaktadır. Röportaj, Lütfi Akad ile başlayan modern sinema hamlesinden Metin Erksan ve Ulusal Sinema tartışmalarına, Kemal Sunal, Yılmaz Güney, Cüneyt Arkın ve Ferdi Tayfur gibi yıldızların set arkasındaki hikâyelerine uzanırken; kayıp filmlerin (örneğin Kralların Öfkesi) arşivlerden çıkarılış sürecini ve Yeşilçam emekçilerinin unutulmuş hayatlarını görünür kılmaktadır. Taş’ın biriktirdiği binlerce afiş, negatif, lobi kartı ve senaryo üzerinden şekillenen bu anlatı, Yeşilçam’ı nostaljik bir hatıradan ziyade kültürel hafızanın canlı ve korunması gereken bir mirası olarak konumlandırmaktadır.

Festivaller ve Kısal Filmcilerle Soruşturma

“Türkiye’de Kısa Film Festivalciliği: Nicelik, Nitelik ve Sürdürülebilirlik Arayışı” başlıklı soruşturma, son yıllarda artan kısa film festivallerini festival başkanlarıyla yapılan görüşmeler üzerinden değerlendirerek niceliksel büyümenin beraberinde getirdiği nitelik, finansman, kurumsallaşma ve dayanışma sorunlarını ele almaktadır. Çalışma, festivallerin yalnızca gösterim alanı değil, eğitim, ağ kurma ve kültürel üretim ekosistemi olarak yeniden düşünülmesi gerektiğini vurgulayarak Türkiye’de kısa film festivalciliğinin mevcut durumuna ve geleceğine dair kapsamlı bir panorama sunmaktadır.

“Kısa Filmde ‘Az’ın Estetiği: 5 Yönetmen, 5 Senaryo Pratiği” başlıklı soruşturma, kısa filmin “staj alanı” mı yoksa bağımsız bir sanat formu mu olduğu tartışmasını beş yönetmenin senaryo deneyimleri üzerinden ele almaktadır. Hüseyin Urçuk, Ahmet Melik Sözcüer, Mert Kartal, Mevlüt Karabulut ve Seda Kanburoğlu’nun yaratım süreçlerinden hareketle çalışma, kısa film senaryosunun kısıtlı süre ve bütçeyi yaratıcı bir avantaja dönüştüren, duygudan ve gözlemden beslenen özgün bir anlatı pratiği olduğunu ortaya koymaktadır.

Filmlerle Türk Sineması

Elif Nur Aydemir’in “Bir Hababam Okuması” başlıklı çalışması, Hababam Sınıfı serisini gençlik komedisi kalıplarının ötesinde ele alarak eğitim sistemi eleştirisi, otoriteye karşı mizah, dayanışma kültürü ve toplumsal dönüşüm temaları üzerinden çok katmanlı bir analiz sunmaktadır. Film eleştirisi, Ertem Eğilmez’in uyarlamalarını ezberci eğitim, otoriter kurumlar ve gençlik direnişi bağlamında değerlendirerek serinin Türk Sineması’nda kalıcı bir toplumsal eleştiri ve kültürel hafıza alanı oluşturduğunu vurgulamaktadır.

Cansu Arslanoğlu’nun “Ustasız Ustadan Yıldızlar Sinemasına: Kanun Namına” başlıklı çalışması, Lütfi Ö. Akad’ın 1952 tarihli Kanun Namına filmini toplumsal gerçekçilik ve kara film estetiği kesişiminde ele alarak Türk Sineması’nda stüdyo geleneğinden sokağa uzanan biçimsel dönüşümü analiz etmektedir. Makale, Nazif Kuş vakasından esinlenen Nâzım karakteri üzerinden sınıf çatışması, adaletin eşitsiz işleyişi ve burjuva yozlaşması temalarını tartışırken; film noir’a özgü ışık-gölge kullanımı, dairesel kurgu ve üst ses anlatımı gibi sinematografik tercihlerle Akad’ın modern ve gerçekçi bir sinema dilinin miladını oluşturduğunu savunmaktadır. Bu ndenlerle çalışma, Kanun Namına’yı yalnızca bir suç melodramı değil, 1950’ler Türkiye’sinin toplumsal adaletsizliklerini görünür kılan kurucu bir metin olarak çözümler.

Mert Türkmen’in “Kentleşmenin Eşiğinde Üst Sınıfı Alt Eden Seyitoğulları: Kapıcılar Kralı” başlıklı çalışması, Zeki Ökten’in 1977 tarihli Kapıcılar Kralı filmini kentleşme, sınıf çatışması, karaborsa ekonomisi ve toplumsal hiyerarşi bağlamında ele alarak köyden kente göç eden Seyit karakteri üzerinden yükselme arzusunun ve para merkezli toplumsal statü dönüşümünün izini sürmektedir. Film eleştirisi, apartman mikrokozmosu aracılığıyla 1970’ler Türkiye’sinin sınıfsal gerilimlerini ve kentleşme sancılarını analiz ederek filmin toplumsal güldürü biçimi içinde keskin bir sosyal eleştiri sunduğunu ortaya koymaktadır.

Nice Su Kavak’ın “Muhsin Bey ve Arabesk Müziğin Yükselişi” başlıklı çalışması, Yavuz Turgul’un Muhsin Bey (1987) filmini iç göç, arabesk kültürün yükselişi ve 1980’ler İstanbul’unun sosyo-kültürel dönüşümü bağlamında analiz eder. Makale, Muhsin Bey ile Ali Nazik karakterleri üzerinden eski değerler ile hızlı şöhret arzusunun çatışmasını tartışarak müzik piyasasının ticarileşmesi, kültürel yozlaşma ve kimlik değişimi süreçlerini görünür kılar; böylece film, değişen Türkiye’de vicdanını koruma ile başarı uğruna değerlerden vazgeçme arasındaki gerilimi temsil eden güçlü bir toplumsal metin olarak konumlandırılır.

Kemal Enes Çağrı’nın “İnsan, Suyla Toprakla Bir Olsun: Susuz Yaz” başlıklı çalışması, Metin Erksan’ın 1963 tarihli Susuz Yaz filmini mülkiyet, sınıf çatışması, patriyarka ve eko-sosyal adalet ekseninde ele alarak suyun özelleştirilmesi üzerinden kapitalizm ve ataerkil düzen eleştirisini analiz eder. Makale, Osman karakteri ve Bahar’ın temsiliyeti üzerinden su ile kadın bedeninin mülkiyet ilişkisi içinde nasıl konumlandırıldığını tartışırken filmin sinematografik tercihleri, oyunculukları ve uluslararası başarılarıyla Türk toplumsal gerçekçi sinemasının kurucu metinlerinden biri olduğunu vurgular.

Metin Erksan Sinemasını Okumak

Amra Ramusoviç’in “Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek Üzerine Eleştirel Bir Değerlendirme” başlıklı çalışması, Kurtuluş Kayalı’nın Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek kitabını merkeze alarak Metin Erksan’ı yalnızca bir yönetmen değil, entelektüel, auteur ve muhalif bir kültür figürü olarak yeniden konumlandırmaktadır. Makale, Erksan’ın Susuz Yaz başta olmak üzere filmleri üzerinden Türk Sineması’nın düşünsel arka planını, ulusal sinema tartışmalarını ve Türkiye’de sinema yazınının hafıza sorununu eleştirel bir bakışla tartışarak Erksan’ın sinemasının geç anlaşılmış bir entelektüel miras olduğunu vurgular.

https://dusuncedergisi.com.tr/sayi/23