3 Şubat 2023

“Bizim Sanatlarımız Tek Başına Desteksiz Ayakta Durabilen Sanatlardır”

Röportaj: Kübra BAŞ, Ayşenur GÜZ

Sabrın ve tevekkülün hem ince ince işlendiği hem de öğrenildiği hüsn-i hatt sanatını bu sayımızda ele almak istedik. Yıllarını bu güzelliğe adamış, hattat ve müzehhipDr. Öğr. Üyesi Ali Rıza Özcan hocamız ile bir röportajyaptık.Sohbetimizde hat sanatının geçmişten günümüze gelişimi ile etkilendiği bazı toplumsal olaylar, bu sanat ile ilgilenenlere tavsiyelerve Türkİslam sanatlarının günümüzdeki hali gibi çeşitli konularda hocamızın düşüncelerini sorduk. Sanat dolu bu sohbeti keyifle okumanızı ve müstefit olmanızı dileriz.

Hat sanatıOsmanlı döneminde nasıl bir gelişim göstermiştir?

Osmanlıdöneminde hat sanatının her geçen gün yükselen bir çizgisi var.Süslemenin diğer branşları tezhip, çini, nakış gibi geleneksel sanatlar adı altında topladığımız sanatlarda hep bir tesir altında kalmak varken hat sanatında böyle bir şey olmamıştır. Uğur Derman Hoca bunu Batı’da hat sanatının karşılığının olmamasına bağlıyor ki çok mantıklı ve yerinde bir tespit. O yüzden hat hiç etkilenmemiş ama harf inkılabı ona ciddi bir balta vurmuştur. Sonra bu hata fark edilmiş, hat sanatıyla harf inkılabının arasındaki fark anlaşılmıştır. HattaAtatürk bizzat kendi sözleriyle “bu sanatkârların yerine behemehal yeni sanatkârlar yetiştirilsin” diye direktifler vermiştir. Fakat harf inkılabından hemen sonra özellikle bu işten para kazanan,piyasaya yazan hattatlar için(özellikleHamit Bey) ciddi bir kayıplar olmuş. Ayrıca gündemden düşüyor tabi.Öbür türlü hayatın tümüyle içindeyken çok lokal ve küçük bir yüzdeye düşüyor bu yazının hayatın içindeki yeri. Bir de mesela harf inkılabı, bazı alfabesini değiştiren ülkelerde geçişli olur.Bizde bir gecede yani o günden sonra artık yok.Böyle olunca dageçiş tabi biraz sancılı olmuş. O dönemin sıkıntısını Hakkı Beyler, Necmettin Hocalar, İsmail Hakkı Altunbezer, Halim Efendiler, Macit Beyler yani Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişteki hattatlar yaşamışlar. O dönemde ciddi sıkıntılar olmuş.Fakat sonra özellikle benim hatta başladığım 1980’li yılların başlarında (ben hat sanatıyla 1983’te meşgul olmaya başladım) ve ondan sonra da 2000’li yılların başında işler tersine döndü yani hat çok iyi bir yere gelmeye başladı.Kendi adıma bugün de daha iyi bir yere doğru gidiyor diye düşünüyorum. Yani bunu öğrenmek ve icra etme noktasında gayret sarf etmeye çalışan insanlar açısından.

Hocam hat, tezhip, ebru gibi Türk İslam sanatlarının dünya sanat tarihi içerisindeki yeri nedir?

Bunlardadin belirleyici özelliktedir bana göre.Yani bir Yahudi olsanız, başka bir dinin kutsal kitabında yazan şey sizi ne kadar ilgilendirir? Bir Müslüman için bu tersi biz Tevrat’a inanıyoruz ki eğer o bozulmasaydı, İncil bozulmasaydı; İncil’in içinde yazan bir ayet Müslüman için önemli olacaktı.Ben bir Müslüman olarak en azından kendi adıma bunu söylüyorum. Fakat bizim için bugün kabul görmeyişinin sebebi tahrip edilmiş olmasıdırbu yüzden bir Müslüman İncil’e ya da Tevrat’a itibar etmez. Öbür taraftan baktığımızda bir Hristiyan ya da Yahudi Kuran’da geçen bir ayete evet dese diniyle çelişecek.O yüzden burada temel nirengi noktası din ve inançtır. Siz istediğiniz kadar şaheser yazın,bir Yahudi Allah’ın ayetini ne kadar alkışlayacak veya evinin başköşesine asacak kadar bir Müslüman davranışıbekleyemezsiniz. Eğer onu evine asıyorsa dinini sorgulaması gerekir.

Bana göre İslam sanatçısı baktığı yeri kendi gönül ve düşünce süzgecinden geçirerek değerlendiriyor. Çini ve tezyini sanatlar belki de minyatür de başka din mensubunu etkileyebilir ama çok evrensel olur mu? Şimdi Hindistan nüfus itibariyle dünyadaki en kalabalık ülkeye dönüşüyor. Hindistan’da insanların inanış haritasına bakarsanız ne kadar bizim dinimizle alakalıdır.Ben totale bakmıyorum.Genelde sanat tarihindeki yerine baktığınızda Müslüman sanatının gerçekten kabul edilebilir ve belli bir doldurduğu yer var. O noktada onu müzayedelerden, sanat tarihçilerinin yayınlarından ve açılan sergilerden takip etmek mümkün. Bu küçük bir grafikte olsa bana göre günden güne yükselen bir eğri takip ediyor, ileride daha da hızlı yükseleceğini düşünüyorum. Ama burada bize çok iş düşüyor.Bize derken İslam sanatçısına çok iş düşüyor. Biz derken daha çok Cumhuriyet ve 80 dönemi sonrasını kastediyorum.Otravmayı daha yeni yeni atlatmaya başladık bana göre, burada kimseyi suçlamıyorum tabi. Daha özgür, özgürlüğün ötesinde sorgulayarak bakmanın daha üst seviyelere çıktığını müşahede ediyorum ben, kendi adıma böyle olmasını da arzu ediyorum. Bu da daha ileriye taşıyacak bizi inşallah.

Hocam hat sanatında güzel yazma yeteneği mi yoksa istikrarlı çalışma mı önemli?

Şimdi bu hep sorgulanan bir şey, yanibenim kabiliyetim yok ama aşık derecesinde bağlıyım ya da çok kabiliyetliyim ama içimden gelmiyor.Allah zaten kabiliyet vermiş şeklinde bakılıyor. Bunu sıcak su ve soğuk su gibi düşünüyorum.İki uç nokta, bunu orta noktada birleştirecek bir şey lazım.O çok kabiliyetli adamın biraz çalışması lazım.İşte yeteneğim yok ama aşkım çok diyen insanın da çalışması lazım. Ortak nokta görüyorsunuz çalışmaya geliyor yani kabiliyeti olan daha az, yeteneği az olan ise daha fazla çalışması gerekir. Bana göre kabiliyet işi kolaylaştıran bir şey ama azmedip çalışırsanız bir yere geliyorsunuz. Gayret edip çalıştığınızda bir yerlere gelebilirsiniz gelmeseniz bile altının çok çizilmesi gereken bir noktadır bu.

Ben neyi hedefliyorum? Yani Şeyh Hamdullah gibi hattat olmaktan önce ben onu yapıyorken çok mutlu oluyorum yani yazıyorum yazıyorum olmuyor,siliyorum bir daha yapıyorum kısacası onunla geçirdiğim o süreç bana bambaşka bir dünya oluşturuyor.Ben o dünyayı seviyorum, oradan çıkasım gelmiyor.Halkın arasına karışmak istemiyorum gibi güzel bir duygu içerisine giriyoruz. Şimdi bakanlar şöyle diyor:Sen ne yazdın bakayım, 12 senedir kursa gidiyorsun hat ile uğraşıyorsun?Meselabana 1983’ten beri bu işle uğraştığımdan “abi hani yazıların, ne yazdın” diyorlar.Ama benim dünyam başka.Sen bana çok menfaate dayalı şeyler soruyorsun.“Bunun getirisi ne, ne kazanıyorsun, kaç sergi açtın?”gibi.Benim derdim o değil ki. Mesela Hüseyin Kutlu Hoca hiç sergi açmadı.HamitBey’in icazetiyoktu ama Hamit Bey her yazıyı böyle çatır çatır yazan bir adamdı. Yani bu soruları size soran kişilerin haklı olarak sizi bir yer veya o sanatla ilgili bir noktada birleştirmeleri gerekiyor. Bu sorular normalde sorulması gereken şeyler ama tezgâhın arka tarafına geçtiğinizde başka bir dünya var.

Bugün psikolojide de yapılan bir yöntem terapi. Ne demek terapi?  Bana göre insan ruhunu kıskaçtan o sıkışmışlıktan kurtaran aslında olması gereken o sükûneteve huzura ulaştıran bir alan.Halbuki hayatın kendisinin terapi olması lazım ama arada bir soracak, soru gelecek yani bir sıkışıklık olacak hayatın manası bu. Burada da kudret size Allah’a kaç diyor. Sen Allah’a kaçarken bunu bir sanatla yapabilirsin diyor.Hüsn-i hat seni Allah’a kaçışta rahatlatan bir şey.Oraya kaçtığında Allah’ın ayetleriyle birlikte olacaksın yine. Tezhiple uğraş Allah’ın ayetini süsle, çini işle, bak ebruya tefekkür et düşün. O yüzden bu işin arka bahçesi yani süreç bana göre o sanatın icrasından çok daha önemli ki eskiler bunu bizim değerlendirdiğimiz gibi değerlendirmediler.Bu hattat mı daha üstün yoksa şu hattat mı daha üstün gibi dertleri olmadı.Hatta keşke bende onun gibi olabilseydim onun bir harfi yazabildiği gibi yazsaydım diye imrendiler birbirlerine. O yüzden biz bugün onları dövüştürüyoruz. Ben şimdi bir dosya açtım “hat sanatında paparazzi” diye.Kim kimin hakkında ne demiş: SamiŞevkiye, Şems Abdullah’a nasıl bakmışlar, Mahmud Celaleddin’e ne demişler… İnanın hepsinin altında o kadar samimiyet imrenme ve hayıflanma var ki. Bizim bugün anlayamadığımız bakış açısıyla bir değerlendirme var. O yüzden sanatı bir iddiaya, bir egoya yönlendiren; sizi böyle kendi nefsinizi hoşnut kılacak öyle bir harf yaptım ki bunu kim yapabilir yaklaşımı yok, olmaması da gerekir.

Onu da yaşamayan bilemez hocam. Biz hep sanatçı egosu diye bir şey biliriz.

Sanatçı egosu bize Batı’dan aparılmış bir şey.Bir hattat da bir müzehhip de bulunmaz, hatta müzehhipler imza bile atmıyorlar. Koskoca Mimar Sina’nın bir imzası yok.“Zaten memurdu nereye imza atıyordu” diyorlar. Bunlar ne kadar doğrudur o bir memurdu ondan imza atmadı, ne kadar tevazu sahibiydi atmadı veyahut burada 40 kişi çalıştı şimdi ben bunların hepsinin adına kendi imzamı nasıl atarım mahcubiyetine mi sahipti?Yani burada bir ekip çalışması var deyip kul hakkından korkup da bu işlere girmemiş olabilir. Arkadaşlar kusura bakmayın ben buna dikkat ediyorum. Sernakkaş, Baba Nakkaş imza atıyordu.Bunlarda böyle bir sistemin sonucu olarak düşünüyorum.Burada kesinlikle o sanatkârların kendi isimlerini ön plana çıkarmak gibi bir gayelerinin olduğunu düşünmüyorum.

Gerçek sanatkâr yapmıyordur böyle bir şey. Yarışa girmeye gerek duymuyordur değil mi hocam?.

Gerçek sanatkârın davası başkadır.Biz şimdi onu anlayamıyoruz. Belki bizim ecdadımızı kötü gösterecek bir örnek ama daha iyi anlaşılsın diye söylüyorum bunları. Ali Alparslan Hoca anlatırdı, Lütfi Kırdar belediye başkanlığı zamanında İngiltere’ye bir mektup yazıp sormuşlar:“Sütun içerisinde su olduğunu nasıl anlarız?” diye, İngiltere’den cevap gelmiş:“Niye böyle bir şeyi merak ediyorsunuz?” diye. Yani niye bu sorular bizim aklımıza geliyor,o olması gereken süreçte sınırların dışına çıkan şeyler olarak düşünüyorum ben.

Şimdi “geleneksel” ya da “gelenekli” konusuna gelelim hocam müsaadenizle, Türk İslam sanatlarını böyle bir başlık altında toplamak konusu ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

UğurHoca -sel,-sal eklerine köklerine takılıyor.Senisala koydular sele verdiler gibi. Çok acıyla bunları söylüyor aslında.Ama ben bunları kendimce kökten kestirip atıyorum.Niye biz bunu “gelenek” adı altında bütün sanatlarımızı topluyoruz?Yani bir yere bağlıyoruz. İşte diyorlar ki Batı’da traditional sanat var, ne bunlar halk işi elle yapılan şeyler. Bizim Türk sanatlarımız dikiş, nakış gibi sanatlar mı? Hayır, tam tersine biz ona “saray sanatları” diyoruz. Sarayın bizzat destek olduğu çıtanın çok yükseldiği dünyanın belli sanatlarından biri haline gelmiş sanatlar. Biz bunları Batılı,traditional diyor; geleneksel diyor diye bir çatı altında topluyoruz.Ben bunu tümüyle reddediyorum. Çünkü bir hat sanatının adı geçtiğinde,hüsn-i hat dendiğinde yahut işte “Ottoman kaligrafi” dendiğinde tek başına bir sanat olarak herkesin kafasında bir yer bulmalı. Bizim tezhip sanatımız, ebru sanatımız ve sanat olarak adlandırdığımız bütün sanatlar tek başına desteksiz ayakta durabilen sanatlar. Hoş birbirleriyle muhakkak münasebetleri vardır.Hattın tezhipten ayrı düşünülmesi veya cildin tek başına olmasını nasıl düşünmüyorsak. Ama kendi müstakil bir sanat olarak yer işgal ediyor. O yüzden mesela bir resim tarihine bakıyoruz.Altamira, Lasko İspanya’da MÖ 30 bin yılı kapsıyor. Hat sanatı 1400 sene olmuş.Yanine kadar yeni ne kadar modern ve en çağdaş. Ama bize etiketi yapıştırıyorlar.Siz gelenekselcisiniz diye.Resim, heykel çok modern bir sanatmış gibi endam ederken biz sanki bir suç işlemiş gibi görülüyoruz. Tam tersini düşünüyorum. Bizim sanatları en modern, en çağdaş, en yakın tarihte olan, en rafine zevklerle ortaya konmuş sanatlar olarak düşünüyorum.

Hüsn-i hat, ebru ya da tezhip sanatlarında kimileri gelenekten gelen kurallara çok bağlı olarak devam etmesini söylüyor.Kimine göre ise daha modern yorumlamalar yapılabilir. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

İkisine de katılıyorum.Mesela hat, ebru, çini malzemeleriyle o sanatın içindeki kendine has kurallarıyla birer müstakil sanat. Ama bunları ortak çatı altında topladığımız zaman minyatür sanatı (yahut kitap sanatları diyorlar şimdi), hat sanatı, ebru sanatı, cilt sanatı gibi bir sanat kelimesiyle başlık altına alıyoruz. O zaman soruyu şöyle sormamız gerekir?Minyatürü, çiniyi, hattı sanat noktasında birleştiren şey nedir? Yani sanathat’ta, miyatüre nasıl bir istikamet veriyorya da hat’tın içindeki sanatın kuralları nelerdir? Bakıyorum ben bu kurallar resimde de var; Batı sanatlarında da var.Leke değeri, boşluk doluluk sanatın temel kuralları, temel sanat eğitimi gibi.Bizim akademidesanatlarla uğraşan müdavimler, talebeler bir hocaya gittiğinde; hoca bu eğitimi o dersin içerisine yedirilmiş olarak öğrencilere aktarmaya çalışır. Ben konusu, Halim Efendi’nin yazılarında altın oran nasıl kullanılmıştır diye Halim Efendi’yle ilgili bir tez yaptırmıştım. Öğrenci bir geldi bana.Bir program bulmuş altın oranla ilgili “Ya hocam bu Halim Efendi nasıl hoca her yazdığı altın oran, nasıl bunu yapmış?” dedi. Şimdi Halim Efendi’ye sorsaydık hocam altın oran nedir diye, belki duymadı bile onu ama o kadar sindirmiş ve hücrelerinde o var ki yazdığı her yazı altın oran. Sanatçı eğer iyi bir noktaya geliyorsa hocası tarafından yetiştirildiğinde icazeti veriliyor.İleride iyi bir hattat olur denilen her talebe bu bilgileri süreç içerisinde belki farkında olmadan almış oluyor.Bu eğitimi alamıyorsa zaten bir Hamit bir Halim olmuyor. İşte Hamit gibi hoca görmeden,onun bünyesinde bu temel bilgiler sanatıyla birleşiyorsa o yine bir yere geliyor.

Öncelikle modern kelimesini de irdelemek lazım yani modernle biz neyi tarif ediyoruz?Yani bugüne kadar yapılan çalışmaların dışında yapılan bir çalışma mı?Eğer böyle değerlendiriyorsak her geleneği takip eden çalışma moderndir. Ama her modern sanat değeri taşır mı, onun bir sanat değeri var mıdır o sorgulanır. O, onu yapan kişiyle, icra edeniyle değerlendirilmesi gerekir. O yüzden bugün “ben hep hilye yazıyorum, farklı şeyler yapmak istiyorum” diyor, yap. Bu sanatlar sizin sorduğunuz manada moderni engelleyen bir şey değil. Ama ben farklı bir şey yapıyorum dediğin her şeyde modern değil. O yüzden önce bu moderni iyi tarif etmemiz lazım.

Bugün bizim sıkıntımız modernden öte güzel ve yerine uygun şeyler yapmak. Yani bugün anlam kaymaları bazı farklı değerlendirmelere sebep olacak şeyler olmaya başladı. Ne gibi mesela Hat sanatı estetiğe, harf güzelliğine kurban gidiyor. Halbuki nedir Hat’tın özelliği, o bir hamildir yani taşıyıcıdır. Ne taşır? Bir mesaj taşır, bu da yazıldığı metindir.Çünkü hat sanatıtezyin sanatı değil yani bir süsleme, dekor sanatı değil. Onu duvara astığınızda bir çiçek var bir böcek var değil.O sana direkt bir mesaj veriyor: “Bak haddini bil, Allah sana bunları sorar ya da böyle ol tarzı”. Direkt mesaj verir. Benim derdim de bir hattat olarak o mesajı okuyucuya ya da muhatabına en iyi şekilde iletmek. Onu ben süsün içerisine boğarak anlaşılmaz kılıyorsam onun da bir suç olması gerekmez mi? Yani güzel bir şey tasarlıyorum fakatçok affedersiniz vereceğim örnek için.Hani hanımlar bazen makyajı öyle abartıyorlar ki o doğal güzellik başka bir şeye dönüşüyor. Burada senin ya da bizim ifade ettiğimiz bir alfabe var.Burada 1400 seneye aşkındır kullanılan bir alfabe var. Bu alfabenin teşrifat dediğimiz dizilişiyle okuduğunuz zaman size bir mesaj veren manası da var. Ama o mesajı okuyabilmek için yani alabilmeniz için o alfabeyi biliyor olmanız lazım. Hadi alfabeyi bildim okuyorum ama o dili anlamıyorum. Yani birinci olarakalfabeyi biliyor olmam lazım, ikinci olarak dili biliyor olmam lazım ve üçüncü olarak o kültürle arka planda da bağlantılı olmam lazım. Bunlar böyle derinliği kaybede kaybede artık bırakın bu derinlikleri okuyamıyor, harfleri bile tanıyamıyor yahut yazı çeşidini ayırt edemiyor. Dolarlar verip almış evin en güzel köşesine asmış.Soruyorsun burada ne yazıyor diye? Abi görüyor musun küpleri nasıl yerleştirmiş diyor. Derdimiz küpleri yerleştirmek mi, orda ne diyor, ne var? Yani ben, ben kelimesinin altını çiziyorum burada benliğime ya da egoma vurgu yapmak için söylemiyorum tam tersi acziyetimizi vurgulamak adına bunu söylüyorum.O kadar yıldır bu sanatla uğraşıyorum ve arada kendi kendime soruyorumAli ne oldu, vaziyet ne diye gönlümü yokluyorum. Bir kere bu mesajları kendime vermem gerektiğini düşünüyorum. İmamı Azam’ın başından geçen bir olaydır bu.Bir gün kadın balla ilgili bir şey soruyor;“siz gidin 40 gün sonra gelin” diyor.Meğer o sabah bal yemiş onun etkisi 40 gün sonra geçecekmiş, doğru hüküm verebilmek için 40 gün sonra davet etmiş. Şimdi ben denemediğim bir şeyi başkasına nasıl anlatabilirim yani. Bu bana ciddi manada hem bir yük yüklüyor hem de kolay kaldırılabilir bir şey değil.

Bir gün akademide, Baha DoğramacıHoca bizim Osmanlı Türkçesi hocamızdı. 1920 doğumluydu. Dedim ki;“Hocam bir hadisi şerif okudum besmeleyi güzel yazan cennete gider. Hocam yaşadık.” dedim.Yani hat ile ilgili iyi işler yaptık mı;sülüslü, celi sülüslü, çift küplü besmele yazdık mı yaşadık. Hocam dedi ki bana: “Nereye yazacağını anladın mı sen onu? Aharlı kâğıda mı diyor, kalbe yazabiliyorsan tamam” dedi. Kendi kendime hocanın o ikazını; o yazıların, ayetlerin aslında izleyicisinde yankı bulmasının kalpten geçerek etkili olabileceğine inanıyorum.Yani kendim buna inanıyorum daha doğrusu. Öyle olunca ben bugün bir ayet yazacağım zaman, o ayeti kendimde biraz sindirmem gerektiğini düşünüyorum.

Fas’a gitmiştim, orda bir hafta sanat haftası yapmıştık. Dünyanın on yedi yerinden sanatkârlar geldi. Orada bir hafta çalıştık ve yaptığımız işlerle sergi açtık. Orada yaptıklarımız Çağdaş Sanatlar Vakfı’na kaldı. Bana orada AhmetCeritBey dedi ki: “Hocam yazı yazarken ne hissediyorsunuz?” Ben tabi orada bir cevap verdim ama o soru hançer olarak hep burada kaldı. Ben bu soruyu etrafımdaki sanatkâr arkadaşlarıma da soruyorum. Çoğunluğu aynı benim yaşadığım o hali hissediyor çünkü bunu hiçbirimiz düşünmemişiz ve bir duyguyla yapmamışız. Orada işe hemen ezber girmiş.

Elif yedi nokta, be altı nokta olacak ölçüleri belli.Peki, bunu mu hissediyorum ben, bunun peşinde miyim? Duygu boyutu aradan çıkınca tekniğe dönüşüyor o iş ve o teknik pürüzsüz güzellik tablodan çıkmışçasına yapay güzelliğe dönüşüyor. Bugün bana kalırsa hat sanatının en büyük sıkıntısı bu yapay güzellik. Hat sanatı son yıllarda doğal güzelliğini terk etmemeye çalışıyor diyelim. Çünkü teknik imkânlar onu o hale getiriyor. Geçenlerde estetik ameliyatlarla ilgili bir şey gündeme gelmişti.Bir sanatçı öbür sanatçıdan şikâyet ediyor, bana benzedi diye. Sonra bir doktor dedi ki: “Hanımlar bize geliyorlar çenem işte şöyle olsun, yanaklarım böyle olsun. Hepsi birbirine benziyor zaten.”Şimdi hat sanatında aynen bu plastik cerrahların yaptığına benzer şeyler oluyor. İşte en güzel çanak, en güzel küplü harf diye, peki doğallık nerede? Bakın o kadar çok insan var ve her birine Cenab-ı Allah bir cazibe vermiş. Aynı şekilde biz o harfin cazibesinden doğal güzelliğinden öte tesviye edilerek, cilalanarak, rötuşlanarak kalemden bu kadar çıktı demiyoruz ben onu tekrar olması gerektiği gibi yapacağım.

Harf inkılabı olmasaydı ne olurdu?

Harf inkılabı olmasaydı Hat bugünkü durumundan farklı mı olurdu? Belki de olmazdı. Her işte bir hayır vardır. Bu belki bir sarsılma kendine gelme veyahut böyle bir durumla karşılaşıldığında nasıl bir reaksiyon gösterileceğinin cevabı oldu. Hat dimdik ayakta, hiçbir şey onu düşüremedi. Çünkü ortak noktası sanat olanlardan bir dal ve ifade ettiği bir şey ve mesajı var. Aynı zamanda bu mesajın muhatapları var, onlar zaten sahip çıkıyorlar. O yüzden belki de bu durumda olacaktı. Bundan daha da ileriye gidemeyecekti. Ama son yıllardaki bu teveccühün de hat sanatını daha ileriye götüreceğini düşünüyorum. Fazlaca alaka var, bunun olması güzel ama bu fazla alakanın büyük bir kısmı bilgisiz. Belki bir yatırım aracı veya bir maddi kazanç olarak bakıyorlar. Zamanla bunun da oturacağını; bu sanatın da koleksiyonerlerinin, âşıklarının kemikleşmiş geniş bir kitle olacağını düşünüyorum.

Son yıllarda ülkemizde Türk-İslam sanatlarına büyük bir ilgi oldu ve ücretsiz kurslarla bu sanata ulaşmak da kolaylaştı. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunun hem olumlu hem olumsuz tarafları var. Olumlu yanı şu ki bir farkındalık yarattı, bu sanatları gündeme getirdi. Birçok insanın “bu sanat da neymiş?” sorularına cevap oldu. Mesela ben akademiye girdiğimde bir ahbabımız bana “sen nereyi kazandın?” dedi. “Güzel sanatlarda hat sanatıyla uğraşıyorum. Yani yazı sanatı.” deyince “tabelacı mı olacaksın sen yani?” dedi. Onun kafasındaki hat tabelacılık. Şimdi belediye kursları bu sorulara cevap oldu. Kursa gelen talebe belki 5-10 kişiye bunu yaydı ve bu katlanarak gitti. Ücretsiz olması yaygınlaşmasını sağladı, ciddi manada destek oldu. Destek olurken de bunu biraz ucuzlattı ve yani herkesin yapabildiği ve ulaşabildiği sıradan şeylermiş izlenimi vermeye başlamıştı ki belediye kursları da zaten bunu fark ettiler. Çünkü ciddi sanat kurumlarından ya da sanatkârlardan ikazlar geldi. Kurs idarecileri de makul bir tavırla bunu daha disiplinli bir hale getirme çabasına girdiler. Şimdi zaten belediye kursları ortadan kalktı. Tabii o yaygınlaşmayla beraber sergiler arttı, hat tezhip nedir bunlar daha iyi bilindi. Bu bilinirlik işin niteliğine doğru da yansımaya gidiyor. İşin ehillerinden bir tabaka oluştu. Böyle olunca da tabi bu işle uğraşan sanatkârlar buradan para kazanmaya başladılar. Bu işin sevdalıları, meraklıları arttı. Zamanlataşlar oturacak. Bu işi kaliteli yapanlar kalacak, kalitesi denenecek diye düşünüyorum.

Hat sanatımızı diğer ülkelerle kıyaslayacak olursak biz nasıl bir durumdayız?

Şu anda aslında trend bütün İslam ülkelerinde çıkış seyrinde. Tabii harf inkılabıyla beraber hatta bir sıkıntı olmuştu. Ama Ali AlparslanHoca şunu anlattı:İslam Kültürü Araştırma Merkezi’nin yarışma jürisinde sonuçlar açıklanırken herkes merakla beklerken sonuçlar bir bir açılmış ve bütün derecelere Türkler girmiş. Herkes birbirine bakıp şok olmuş. Yani İran, Irak, Suriye gibi İslam ülkelerinden katılanlar varken nasıl birincilerin hepsi Türk oldu diye herkes birbirine bakmış. Iraklılar, İranlılar da şaşırmışlar.  Anlaşıldı ki bu üstü örtülü ama bu coğrafyadan böyle fışkıran bir şey olmuş yani hat Türkiye’de hiç geri gitmemiş, tam tersine ilerlemiş ve layık olduğu yere gelmiş. Bu durum internetle ve dijital dünyayla beraber bütün Arap ülkelerini de sardı. Bir Suriyeli de bugün neredeyse İstanbul’daki bir hattat kadar iyi yazıyor. Belki daha da iyi yazanlar vardır. İran’daki neredeyse bütün sanatkârlar Türkiye’ye gelme gayreti içerisindeler. Özellikle kufi yazılarda İranlı hattatlar bayağı iyiler. Mesela Hüseyin Kutlu Hoca’nın Kuran’ında kufileri İranlı biri yazdı. Kendi adıma bu duruma çok seviniyorum. Çin, Hindistan, Pakistan, Balkan ülkelerinde veya özellikle Almanya’da hatta çok alaka var. İngiltere’de hat kursları düzenleniyor. Dünya genelinde Hat’tın yükselen bir değer olduğunudüşünüyorum. Daha da iyi yerlere gidecek.

Hocam üniversitelerde hat eğitimi ne zaman başladı?

Biz Türkiye’nin en eski geleneksel sanatlar bölümüyüz. 1983’te bizim üniversite Mimar Sinan Üniversitesi adını aldı. 1976’ya kadar Sanay-i Nefise Mektebi’nin içerisine bizim şark tezyini sanatların, Medresetü’lHattatin’in girmesi ve 1936 sonra Atatürk’ün direktifleriyle akademiye bağlanması geliyor. Sonra arada öğrenci kalmıyor, bölüm kapatılma aşamasına geliyor derken bizim bölüme geleneksel kelimesi bence o zaman girmiş. Ve hat bizim bölümle başlamış.

Hocam hani insanlar bir işe uzun süre devam ettiğinde artık alışkanlık kazanır, o iş sıradanlaşır ve olağan gelir. Siz bu sıradanlaşmanın dışına nasıl çıkıyorsunuz, kendinizi nasıl taze tutuyorsunuz?

Ben zaten o sıradanın içerisine hiç giremedim. Çünkü -bunu bir şans olarak görüyorum- akademiye girmeden önce Süheyl Bey’in, Ali Alparslan Hoca’nın derslerine gitmeye başlamıştım. Yani önce alaylı olmuştum. Sonra öğrendim ki güzel sanatlar akademisi diye bir yer var. Akademinin bahçesine gelene kadar orada geleneksel eğitim verildiğinden de haberim yoktu.  Ben akademiye resim okumak için gittim. Çünkü babam “Ali bak güzel resimler yapıyorsun niye güzel sanatlar okumuyorsun” demişti. Akademi sınavına hazırlanırken baktım geleneksel Türk sanatları, çini, minyatür diye bölümler var. Bayağı bir heyecanlandım ve oraya girince bu sefer de benim resimden, grafikten, sahne dekorlarından, seramikten bir sürü arkadaşlarım oldu. Yani bu sefer mektepli oldum; bir alaylı talebinin görmediği şeyleri okulda gördüm. Sanatın farklı dallarıyla ilgili bir farkındalık kazandım: Bir filme, bir sanat eserine nasıl bakılmalı bunu öğrendim. Mesela Semra Germaner bize sanat tarihi, öbür taraftan Zeki Sönmez Türk sanatı anlatırdı. Yani normal bir hat talebesinin göremeyeceği bir arka planda sanat tarihi eğitimi aldım. Bir taraftan resim dersleriyle hem ameli hem nazari bir eğitimin içinde buldum kendimi. Öte yandan Ali Hoca’ya da devam ediyordum. Cuma günleri Süheyl Hoca’ya kaçıyordum. Akademide aldığım ilk ders şu oldu: Birinci sınıfta temel sanat hocamız ortaya bir sardunya saksısı koydu ve onu çizin dedi. O zamanlar geleneksel Türk sanatları kontenjanı 20 kişiydi. 16 kişi aldılar, kontenjan bile dolmamıştı. Biz 12 kız 4 erkek okuyoruz. Kızlar arkada dedikodu yapıyorlardı, ben frekansı ayarlamıştım onları dinliyorum. Sınıf da böyle u şeklinde benim köşeden hem sardunya çiziyorum hem de onları dinliyorum. Onlar dinlediğimin farkında değillerdi. Bir ara ne olduysa dikkatim dağılınca konuşmayı kaçırdım. Hızla gittim devamını sordum tabii bizi dinliyormuş diye kızdılar bana. Sonrabu sebep oldu, bir baktım çizdiklerine benim çizdiğimi çizmiyorlar. Başka bir şey çiziyorlar, baktım evet oradan sardunya saksısı öyle gözüküyor. Sonra bizim arkadaşlarınkine baktım onlar da farklı çiziyorlar. Orta, sağ, sol aynı yere bakıyoruz fakat başka çiziyoruz. Dedim ki kendi kendime “Aliciğim ilk dersin bu. İnsanları onların yanına gidip oradan bakmadıkça eleştirme”. Yani bakış açısının bakış acısına dönüşmemesi için o olay bana çok şey kattı. Kendi adıma bugün de hala aynı şekilde bir Batı sanatçısını asla yargısız infaz yapmıyorum. Bizim sanatlarımızın da böyle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.Ortada bir sanatkâr, bir obje var. O obje bizim için Kur’an. Bugün ortadaki bizim rol modelimiz, çizmeye çalıştığımız işte o kâğıda aktarmaya çalıştığım, o birinci sınıftaki sardunya saksısının yerinde benim artık rahle üzerinde bir Kur’an var. Oradaki ayetleri hatta bakanların önce bir hayretle sonra da çevirdikçe onu o cazibe ile o mesajı onlara ulaştırma çabam var.

Son yıllarda ayetlere kendimce duygu boyutuyla yani bendeki yankısıyla bakmaya gayret ediyorum. Kendimce onun yorumlamaya çalışıyorum. Yürüyen, akan bir ırmak var yani bir gelenek ırmağı. Orada benim derdim geleneğe aykırı, yukarıya doğru yüzme derdi değil. Ama ecdat oradan yeni bir yol açıp o ırmağın başka bir koldan gidişini sağlayabilmiş. İşte Şeyh Hamdullah’tan sonra Hafız Osmanlar, Râkımlar, Mahmut Celalettinler, Yesariler böyle bir yol olmaktan ötedeler. Bu tabi arkanızdan birileri geliyorsa oluyor. Benim öyle bir derdim de yok. Dediğim gibi herhangi bir iddiam yok. Benim derdim sadece Allah ile. Onu memnun edebiliyorsanız, onunla sağlam irtibat kurabiliyorsanız en büyük mutluluk o aslında. Çalıştığım ayetin benim gönlümdeki, ruhumdaki yankısı ne, bu ayet bende nasıl bir şey oluşturuyor diye soruyorum. Mesela ayette diyor ki “belki şükrederler.” Beni tam yüreğimin orta yerinden vuruyor. Cenab-ı Allah bizi bizden daha iyi bilen, şah damarımızdan daha yakın kudret diyor ki “belki şükrederler” Son zamanlarda şükür mevzusuna bayağı takıldım. Sahabeden biri Hz. Ömer’in de bulunduğu bir camide dua ederken “bizi azlardan eyle ya Rabbi” diye dua ediyor. Hz. Ömer “ne diyorsun” diye soruyor. “Şükredenler azdır” ayetine gönderme yaparak “bizi şükredenlerden eyle diye dua ettim” diyor. Kendi adıma bu kadar nimete nasıl şükredebilirim, bir kul ve bu işlerle uğraşan bir insan olarakbunu nasıl ifade edebilirimin derdini çekiyorum. Bir şey farklı olsun, ondan bundan başka bir şeyler yapayım gibi bir derdim yok. Sadece o süreçten zevk alma, sancısını çekme önemli. Bunu bir doğum sahnesi olarak düşünüyorum. Bir kadının bir çocuğu doğurma sahnesi kan revan içinde bir sahnedir ve 9 ay 10 günlük sıkıntısı günden güne artan bir süreçtir. Bunun finalinde sancı ve acıdan sonra bakarsınız bir evlat doğmuş. Muhteşem bir şeydir. Bizim işte birçok insan bugün kürtaj oluyor bence. Yani o sanat henüz 9 ay 10 gününü tamamlamadan kürtaj oluyor. Zamanı gelmeden, o sıkıntıyı göze alınmadan süreç bitiriliyor. Bir sanatçının sürecini de bu doğum sahnesine benzetebiliriz.Kan revan içerisinde o sıkıntıyı çekip o güzelliği insanlığa sunmanız gerekir. Hamile iken yediğinize, içtiğinize, uykunuza dikkat edeceksiniz. Çünkü o bir emanet ve siz neslin devamı için onu bir sonraki nesle bırakacaksınız. Bunlar sizin sorumluluklarınız. Sanatta da bu böyle. Her hoca elindekini sağlıklı olarak diğer nesle aktarmak için her şeyine dikkat etmeli. Sağlıklı bir evlat ortaya koymak gerekir ve bunun için olaya bir bütün olarak bakmak lazım.

Hocam devam eden projeleriniz hakkında bilgi verir misiniz?

Vakit fukarası bir insanım aslında. İstediklerini yapamayan biriyim. Allah’ın gücüne gitmesin istediklerimi yapıyorum aslında. Fakat eğer bir aslan değilsen, örümcek ol. Ağını farklı yerlere ger oralardan bir sürü şey gelir. Çünkü gücün pençeyle yakalamaya yetmiyorsa böyle bir yol takip et. Süheyl Hoca’nın da bize verdiği güzel tavsiyelerden biriydi: “Arkadaşlar yelpazenizi gençliğinizde çok geniş tutun, her şeyle ilgilenin. Zaten o ilgilenmeler bir müddet sonra bir yere kanalize olacaktır,sizi bir yere getirecektir.” Demişti. Ben de adeta her yere saldırdım. Son zamanlarda tabii bunlar azaldı. Şimdi biraz restorasyon işiyle ilgileniyorum. Akademide hem yüksek lisansta hem sanatta yeterlilik doktorada kâğıt patolojisi dersleri görmüştük. Bir taraftan hat var, hattın 6 çeşidi var bende. Hüseyin Hoca’yla sülüs nesih çalıştım. Ali Hoca’yla rika, divani, talik çalıştım. Kufi zaten al eline cetveli yaz yani. Küçümsemek adına söylemiyorum ama yani ben bu 6 çeşit yazının hemen hemen hepsinde üç aşağı beş yukarı ustalık, hocalık seviyesinde olmasa bile yani icra edebilecek durumdayım. Hüseyin Hoca ve Ali Hoca’dan icazetliyim. Öbür taraftan bir akademisyenlik var. Bizim camiada bu işin nazariyesiyle teorisiyle uğraşan çok az arkadaş var haklı olarak. Akademide de bu yine çok az. Bir taraftan “oraya da omuz vereyim yani bunun tarihi serencamıyla uğraşan insanlardan olayım, en azından geçmişle bugün arasında bir bağ kurabilelim” diyenlerdenim. O yüzden biraz yayın hayatı, bir taraftan restorasyon, bir taraftan hocalık yapıyorum.

Kendimi ihmal ettiğimin de farkındayım. Biraz oturup eser üretip bir şeyler yazayım çizeyim diyorum. Bunların hepsi ağır ağır gidiyor. Bilim kurulları var mesela; Selimiye, Sultanahmet, Yeni Cami, Topkapı Sarayı ihtisas komitesi, İslam Ansiklopedisi ciddi bir şey mesela. Ben de tam bir Müslüman “ya Rabbi sen nasıl nasip ediyorsan başım üstüne” deyip önüme gelen şeyleri değerlendirmeye çalışıyorum ve bundan da çok memnunum. Sıkıntı var, sıkıntısız hayat yok. Yelpaze çok geniş hangisi gelirse onunla meşgul oluyorum ama bir şahsi sergi hedefim var. Bunu kendimle hesaplaşmak adına yani ben neler yapma gayreti içerisindeyim bunu insanlara duyurmak adına yapmak istiyorum. Kendimle yüzleşme olsun istiyorum aslında.

Topkapı Sarayı’nda devam eden çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Şimdi I. Abdülhamid Han odasındayız ve Yesari’nin yazıları var orada. Yesari benim yazıda büyük büyük büyük dedem yani. O silsileden geliyoruz. Onun yazdığı bir yazıyı yeniden, daha uzun yaşasın diye canlandırma noktasına gidiyorsunuz. Bu ayrı bir heyecan. Bunun bir vebal olduğunu da düşünüyorum. Yani bizden sonra gelecek nesillere “bak senin ecdadın, saray dediğin yere Hilye-iHakani yazdı. Efendisinin (SAV) özelliklerini kendine hep söyledi. Peygamberini (SAV), Allah’ını unutma, bak sana ne dedi” demiş oluyorsunuz. III. Murat yatak odası benim akademideki bitirme projemdi. İçeride diyor ki “İnsanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmedin.” Yani orada yatıyor mübarek. Orada yazdığı ayet adaletle ilgili. O açıdan geçmişle, bugün ve gelecek arasındaki bağı kurma noktasında bu bana çok faydalı geliyor. Onları gün yüzüne çıkartmak, onlarla böyle aracısız karşı karşıya gelmek her kula da nasip olmuyor. Yine şükürler olsun diyorum.