HEMDERT OLMAK ÜZERİNE

Sevinçler paylaştıkça çoğalır, dertler paylaştıkça azalır denir hep. Dertler paylaştıkça her zaman azalır mı? İnsan başkasının derdiyle dertlenemez mi? O zaman dert paylaşıldıkça büyümez mi?Bence bazı dertler paylaştıkça büyür, büyüdükçe insanları birbirine yakın kılar. Aralarından ortak bir dile, yola, amaca dönüşür. Hemdert olurlar. Artık birçok noktayı aynı görürler. Birinin başladığı sözü diğeri tamamlar. Birinin baktığı yeri diğerleri de görür. Anlarlar ve anlaşılırlar. Belki de hemdert olmanın en güzel yanı budur.Dert edindiğin şey konusunda birlikte hareket edip aynı yolda yürümek. Tökezlediğinde tutacak, düştüğünde kaldıracak,yanlış yola saptığında fark edip düzeltecek insanların olması...

İşte hemdert olmak için insanınönce bir şeyi dert edinmesi lazım. O öyle bir dert olmalı ki kişinin hayatına anlamkatmalı, yaşaması için ona bir sebep sunmalı. Bir amaç kazandırmalı. Hayatının neresinden bakarsa baksın o derdi görmeli ve hatta o dert onun bakışı olmalı, her yerioradan görmeli. O derdin, o amacın başarıya ulaştığı zamanı düşünerek heyecanlanmalı. O öyle bir dert olmalı ki kıtalar aşmalı, çağlarca dolaşmalı, sonsuzluğa ulaşmalı. Her dönemden, her kesimden bilinmeli, tanınmalı ve o öyle bir dert olmalı ki dilleri, renkleri, ırkları, zamanları, mekanları, insanları bir kılmalı. Aynı şeyleri hissettirip düşündürtmeli. Ortak bir geçmişten gelip ortak bir sonsuzluğa gitmeli.

Bu yüzdendir ki böyle dertlerin küçük olması beklenemez ve çözüm yolları da asla kolay olmaz. Bu yolda yürümek için temiz bir akıl, güçlü bir irade ve samimi bir kalp gerekir fakat aklı temiz tutmak, iradeyi güçlü kılmak ve en önemlisi şu yapmacık dünyada samimi kalmak, tek başına bir insan için güçtür.Ondandır ki bu yollarda yürümek çok zordur. Meğerki hemdertlerin olsun.

Aslında beni bunları düşünmeye sevk eden, yaşadığım bir tecrübeydi. Geçen birkaç yıldan beri her gün önünden geçtiğim, şehrin her yerinden görülebilen yüksek ve etkileyici bir kule vardı. Onu her gördüğümde zirvesindeki manzaranın ne kadar güzel olabileceğini düşünür ve onun en yüksek tepesine çıkabilmeyi isterdim. Bir gün fırsatım oldu ve o kuleye çıkmak için arkadaşlarımla buluştum fakat o güne kadar pek üzerinde durmadığım bir şey vardı. Onun zirvesine ulaşmak için kat edilmesi gereken yol. Bunu hiç düşünmemiş ve sorun etmemiştim. Sadece hedefe odaklanmış ve hedefe ulaşmanın vereceği mutluluk üzerine fikirler yürütmüştüm. Sonra süreç başladı ve biz o kuleye tırmanmaya başladık fakat kulede çok fazla merdiven vardı ve sanki döne döne sonsuzluğa kadar gidiyordu. Ne kadar yol alsan da mekân hiç değişmediği için yerinde sayıyormuşsun hissi oluşturuyordu. Sanki kapana kısılmışsın gibi. Sonsuza kadar çıksan da asla zirveye ulaşamayacakmışsın gibi. Ben tam bunları düşünürken önümden yürüyen arkadaşım bana “Az kaldı.” dedi. “Yorulduğunu biliyorum ama az kaldı.” Ben bunu duyduktan sonra zirveye o kadar kolay ulaştım ki. Gerçekten az mı kalmıştı bilmiyorum ama beni anlayan, bana destek olan birinin varlığı bana güç vermiş ve diğer tüm zorlukları göğüslememi sağlamıştı.

İşte o dert yolu, tek olan insana bazen böyle hissettirir. Kişi yolun zorluklarıyla karşılaştıkça aklı karışır, belki kirlenir. Samimi kalmaya devam etse dahi iradesi zayıflar. Sanki sürekli çabaladığı halde sonuç alamıyordur. Sanki sürekli yerinde sayıp köşeye sıkışmıştır. O vakit o yolda onunla yürüyen bir arkadaşı, bir yoldaşı, bir hemderdi varsa onu sıkıştığını sandığı yerden kurtarır. O ne zaman umutsuzluğa kapılsa, asla başaramayacağını düşünse ona omuz olur ve “Az kaldı.” diyerek sabrı tavsiye eder. Birlikte dert edindikleri hedefe daha emniyetli daha hızlı ve yıkılmadan ulaşırlar. Çünkü hemderdionun yorulduğunun farkındadır ve neden o yolda yürümeye devam etmek istediğinin de…

Afra YÖRÜKOĞLU