Skip Navigation Links
Ana Sayfa   
VakfımızExpand Vakfımız
    Temel Hedefler   
Temel İlkeler   
Tarihçe   
Site Haritası   
İletişim
 
Skip Navigation Links
Etkinlikler Expand Etkinlikler
Burslar Expand Burslar
Fotoğraf Galerisi
Basında KOCAV
Çamlıcadan Duyulan Uğultu...
Bu uğultu yankılanıyor dimağlarımızda. Nedir bu uğultu? İstanbul’u anlamayışımız mı yoksa geçmişini arayarak zamana beddua eden şehir mi?

ÇAMLICADAN DUYULAN UĞULTU

Bu uğultu yankılanıyor dimağlarımızda. Nedir bu uğultu? İstanbul’u anlamayışımız mı yoksa geçmişini arayarak zamana beddua eden şehir mi?

Soğuk bir aralık akşamında KOCAV’da şömine başında bir divan sohbeti.  Türkistan pilavı ikram edildi gönül dostlarına öncesinde sohbetin. Hasan Emre arkadaşımızın soluğu bizi bilmediğimiz mekânlara ve zamanlara götürdü. Sohbetin post sahibi Prof. Dr. Ahmet Yörük. Kendisi İstanbul Üniversitesi iktisat fakültesinden emekli şuan da Kadir Has Silivri MYO da müdür. Aynı zamanda İstanbullu bir çocuk. Bugün onunla tanıştığıma hem üzüldüm hem sevindim. Üzüldüm çünkü ben çocukluğumu yaşayamamışım ya da çocukluk anlayışı farklıymış. Sevindim çünkü İstanbul u bir çocuk gözünden tanıdım. Sevinmeliyim galiba böyle bir cevherle karşılaştığım için. Onunla büyük bir İstanbul turuna çıkmaya ne dersiniz?

Küçük bir gecikmeyle başladık sohbetimize. Üzülmedik ama II. Abdülhamit Han’ın suikastını hatırladık hemen. Gecikmelerin hayırlı sonuçlarda doğuracağını tekrar zihinlerimize kazıdık. Hasanpaşa fırınından aldığımız ekmekten bir lokma aldık ve yola koyulduk. Maşuklar yokuşu 5 numarada durup şark geleneğinde sihirli lambadan çıkan Abbas, garson Abbas ve yedek subayın emir eri Abbas üçlemesinin edebi şekli Abbas şiirini okuduk. Sümerbank’tan aldığımız montun tozunu silktikten sonra devam ettik. Bir kız gördük ince hastalığa yakalanmış Heybeliada’ya götürüyorlar üzüldük ama aile mutlu nezaket ve zarafetin sembolü hastalık. Bir an Nihat Altıntaş’ın 56 Eylül’ünde ki toplu sünnetinden kaçışı yaşadık. Kasra kadardı tüm kaçışlar. Maltız kömür ocağının bakır tenceresinden İstanbul’u koklayarak özümsedik. Bir anda yüzme bilmediğimizi öğrendik derin su dibinde. Küfür edebiyatımızın zengin olduğunu anlayıp gün boyu Çırağan da yüzdük. Polis ahırının kokusunu doldurup soluğu polis kantinin verdik. “ Ver oradan yüz yirmi beş gramlık Vatan Konserve.” deyip yanında adam başı bir baş soğanı keyifle yedik. ‘Para vermemek çocukluğun şanındandır’ diyerek duvarlardan atladık, ağaçlara tırmandık. İncir ağacına her zaman temkinli yaklaştık. İki çeşit bilinen ayvanın üçüncüsü altın ayvayı saray bahçesinde yakaladık. Gece oldu cam bardaklara yakaladığımız ateş böceklerini özgür bıraktık. Sararan,  kararan akabinde tatlanan çitlembiklerle patlangaç mevsimini başlattık. Moda plajında biletçiyi uyutup dört kişi ikisi piyade ikisi su altında biletçiyi uyandırmaya gittik. Güneşin gölgelediği göz çukurları aynayla aydınlatılan Fatma Girik filminin sessiz kahramanları olduk. O zamanlar konağımız sur için de, kiremit rengi yalımız boğaz da, köşkümüz adalar da idi.

Hakiki deri koltuklara gömülürken gıdamız oyunu da üç öğün alıyorduk. Öğün aralarında sakallının tek hamlede kestiği elli gramlık kaşarın Hasanpaşa fırını mamulleriyle izdivacına şahitlik ediyorduk. Babaanne kasasından aldığımız bilet parasıyla ticarete atıldık. On yedi buçuk kuruşa aldığımız markasız asker gazozunu yirmi beş kuruşa satarak ekonomiye can verdik. Tabi kendi gazozumuzu çiviyle delip keyfi plato fazında bıraktık. Beyoğlu’na sinemaya giden ağabeylerin izlediklerini çeşme başında canlandırdık. Ailecek sinema keyfimizi kimse bozamaz. Ayşeciğin Ayşecik olduğu zamanlarda loca geleneğinin sancağını şerefle taşıdık.

      Çengelköy sebzevatını düşünürken Üsküdar‘ın salâvatıyla titredik ve kendimize geldik. Yalnız öğle servisinin yapıldığı Filibe köftecisin de köftemizi yedik üzerinde uzak doğu meşrubatı demir hindinin serinliğini hissettik. Surlara Edirnekapısı’ndan girip güneş ve ayı gördük tabi Üsküdar da kini unutmadan. Erguvan mevsiminde Boğaziçi’ni gezdik. Hamide Evvel Camii ve Küçük Mecidiye Camiini ziyaret ettik. Manevi rabıtalardan bahsettik. Vasfı Rıza Bey’in kabrine selam verdik.

Yahya Efendi Dergâhı’nı, Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerini, Yuşa Hazretlerini ve Telli Baba’yı yâd ettik. Trafiğin o zamanda da sıkıntılı olduğunu Sirkeciden Beyazıt’a kırk dakikada varınca anladık. İstanbul’un orta yerinden Milenyum taşına yürümek için enerjiyi Can Muhallebicisi’nin Su muhallebisinde bulduk. Dağ başında Merter’deki cinayeti duyunca tüylerimiz diken diken oldu. Tevfik Fikret dedik aklımıza aşiyan geldi, Sis tablosu geldi. Kayalar mezarlığının cümle kapısından girizgâh eyledik. Tanpınar’ı, Yahya Kemal’i, sanatkârane mezar taşıyla Orhan Veli’yi görüp yukarıda gemileri yakaladık. Çöl Kaplanı’nı unuttuğumuzu sanmayın onun yeri başkadır.                              

                Ve şunu anladık ki saray ressamı Ayvazovski’nin fırtınalı, dalgalı gecesindeki bulutlardan ayrılan ay gibi olmalıyız. Bahsedilen mekânlara Kültür Ocaklı gençler olarak gidip eski İstanbul kokusunu, daha da eskimeden duymalıyız. Yarın geç olabilir.             


Yunus GÜLER

Gelişme 1

 


powered By Kürşad KARA