Prof.Dr. Saadettin Ökten
Her Ayın 2. Cuması
Modern Dünyanın Kıskacında Bir Gençlik ve Gelecek Tahayyülü
Vâkıfımızda her cuma gerçekleşen ve bize özel bir geleneksellik arz eden Divan Sohbetlerimizin ilkini Prof.Dr. Saadettin Ökten Hocamızla gerçekleştirdik. Yağmurlu bir kış akşamı vakfımızın ihtisas öğrencilerinden Hasan Emre Okumuş kardeşimizin Hacı Bayram-ı Veli ve Yunus Emre’den eserlerle üflediği neyin halesi ve şöminede yanan ateşin harıyla meşk ederken, tarifsiz bir’’Ocak’’ ikliminin sıcacık sohbetine bıraktık kendimizi…
Senenin ilk divanının açılışını ve hocamızın takdimini vakfımızın değerli ve emektar başkanı daha doğrusu hepimizin abisi Av.Dr. Ali Ürey yapmış ve kısaca vakfımızın sene içerisinde gerçekleştirmeyi planladığı faaliyetlerle ilgili genel bir malumat vermiştir. Sohbetine Allah’ın selamıyla başlayan hocamızın genel başlığı, seküler bir uygarlığın hâkim olduğu dünyamızı yorumlayan gençliğin ihtiyacı olan içsel ve evrensel bir açılımın olmazsa olmazlığıydı. Ülkemizde bu açılımı hakkıyla gerçekleştiren üstadlarımızın varlığından bahseden hocamız, gençlerin de istedikleri takdirde bu perspektif ve izana sahip olabileceklerini vurgulamıştır; Bu şuura sahip üstadların erişilmez olmadığını ve belki de gençlerle onlar arasındaki(kendisini de dâhil ederek söylediği)tek farkın yaştan ibaret olduğunu söylemiş ve her Müslüman-Türk gencinin’’bende bir gün üstad olabilirim’’ şeklinde bir nokta-ı nazar idealine sahip olması gerekliliğini tekrar etmiştir. Hocamız, kendi gençliği ve çocukluğuna yönelik bazı gerçeklerden bahsederken, günümüz gençliğinin Aristo Felsefesi’yle beslendiğini ve her şeyin ak ve karadan ibaret olduğunu varsayması yanılgısını yadırgarken; hâlbuki biz ve bizim kuşak hayatın ve seküler dünyanın sadece ak ve karadan ibaret olmadığı ve gri diye bir kavramın da varlığından haberdardık der. Hocamızın, günümüz gençliğinin ahvalini tarif edişi hakikaten çok ilginçti ve verdiği şu örnek hafızalarımıza ilmik ilmik nakşolacak nitelikteydi :’’Ataerkil bir ailede yetişmiş ve geleneksel kültür kodlarıyla yoğrulmuş yani anne, baba yahut diğer büyüklerinden aldığı temel eğitim ve alışkanlıkları birçoğumuzun sürükleye geldiği tartışmasız bir gerçek; lakin ödünç alınan bu mirasa artı değer katma ideali taşımayan çoğu ferdimiz hem kendisinin sahip olduğu temel eğitime hem de insanlıkla paylaşmak zorunda olduğu geleneksel kültüre durağan bir atalet atfettiği için büyük vebal altındadır; çünkü kültür dinamik, güncel, evrensel ve canlı bir dokudur ve bize düşen bu dokuyu yok etmek değil; bu dokuyu beslemektir aksi takdirde bize emanet edilen bu kültür, bu medeniyet, gelecek nesillere hakkıyla taşınamadan ya ifsada uğrar ya da kendisini fesheder.’’ Hocamızın bu eşsiz tespitinden sonra muhtemelen çoğumuz bir iç muhasebe nöbeti yaşadık ve bekli de kendimize şunu sorduk:’’Bir kültürün taşıyıcısı olmak acaba bir köprü vazifesi görmek mi yoksa miras kalan bir kilime dönemin desenini eklemek mi?’’
Ayrıca Hocamız, gençlerimizin kendi kültür ırmaklarından yeterince su içmedikleri için, seküler uygarlık dünyasını yorumlamakta da zorlandıklarını ve yerel olanla evrensel olan arasındaki ünsiyeti mezcedemediklerini, bu nedenle de evrensel bir medeniyet algısının yalnızca sathi kalmasını ve gerçek manada da içselleştirememelerini eleştirmiştir. Hocamız,1982’den sonra Türkiye’nin o günkü iktidarın da inisiyatifiyle dünyaya açıldığını ve deyim yerindeyse bir tanışma sürecine gidildiğini söylerken, eğer bu tanışıklığı biraz daha öteleseydik modern dünyadan kovulmamız hiç de şaşırtıcı olmayacaktı dedi ve ülkemizin modern dünya ile olan entegrasyonunun gecikmesi dünyayı hakkıyla araştırıp öğrenmemizi engellemiştir diyen hocamız, yumurtadan çıkmamış civcivin bütün dünyayı yumurtanın içi kadar zannetmesi ve her şeyin o yumurtanın içinden ibaret olduğunu sanması kadar kısır ve sakat olan bu algının çok uzun zaman Ülkemizin üstüne kara bulut gibi çöktüğünü ve dünyayı öğrenirken veya yorumlarken birinci ağızdan ve kendi kendimize değil de; hep dışarıdan bize verilen kadar öğrenebildiğimizi söylemiştir. Tüm bunların yanında aşırı aile korumacılığının, çocuklarımız ve gençlerimiz üzerindeki tramvatik sapmalarına da değinen, bu tutumun günümüz dünyasında çok ibtidai olduğunu ve bu yüzden çocuklarımızın kendilerini gerçekleştirme ve tanıma evresini yaşayamadıklarını sonrasında ise bırakın bir kültür taşıyıcısı olmalarını koca bir kültürün bilinçsiz ve pervasız tüketicileri olduklarını vurgulamıştır. Bu açmazın bedelini ise yine toplum olarak bizim ödediğimizi söyledi ve asırlar önce araştırılması ve sorgulanması gereken Batı medeniyetinin, ne yazık ki hala günümüzde bile kendi medeniyetimiz ile mukayesesi ciddi manada irdelenememiş ve toplumsal bir medeniyet telakkisi bu noktada çok yüzeyde kalmıştır der. Tüm bu gecikmişliklerin en yaman çelişkisini ise yine bu toplumun can damarı olan gençlerimiz yaşamaktadır diye sözlerine devam eden hocamız, Batı ve Doğu Medeniyetlerinin arkasındaki derin serüveni doğru okuyamayan ve bir kimlik arayışının sancılı ve meşakkatli gerilimlerinin yine gençlerimizde inkişaf ettiğini vurgulamıştır. Bu sorgulama sürecinin en büyük adımını ise; kendi milleti ve medeniyetiyle barışık, evrensel düşünen ama yereli hisseden duyarlı bir gençlik seferberliğinin gerçekleştiği an olarak görmektedir.
Itri bu toplum için büyük bir figürdür, o yüzden medeniyet algımızın inkişafı önce Itri gibi dev figürleri içselleştirmekle mümkün olabilir diyen ve Mevlid’in bir medeniyet bildirgesi olduğunu söyleyen hocamız, Necip Fazıl’da ve Cahit Sıtkı Tarancı’da bulduğu çığlığın günümüzde niye yüce bir dirilişe dönüşemediği sorusunu sormaktadır ve eğer gençlerimiz Fuzuli’yi okuduklarında iki damla gözyaşı dökemiyorsa bu durum hala olmamışlığımızın göstergesidir der; çünkü biz duygusal bir toplumuz ama batılı rasyonalisttir, bunun nedeni ise Batılının kilise doktrinine karşı olan kadim isyanıdır diye sözlerini sürdüren Hocamız, Avrupalının rasyonalitesi çok şeyi üretiyor olsa da bir insan modelini üretmekten acizdir ve Batı şuan bunu Mevlana’da aramaktadır dolayısıyla Batı’nın bu halini evrensel bir ruh bulma arayışı olarak yorumlayabiliriz der.
Prof.Dr. Saadettin Ökten Hocamız son olarak şunları söyledi:’’Bu medeniyet ve kültür yolcuğunda kuşkusuz aksiyon var ve de olmalı; ama bu aksiyon kesinlikle anlamsız olmamalıdır ve post-modernist dünyada endülijans kaçınılmaz olarak buna muhtaçtır.’’ dedikten sonra İbni Haldun’un ‘Mağluplar, galiplerin adetlerini ve ananelerini alırlar.’sözünü naklederek cümlelerine son verdi.
Talha TURHAN
İhtisas II