Medeniyet ve Sanat
“Medeniyetimizin Temelleri”
Prof. Dr. Tayfun Amman
Marmara Üniversitesi
Prof. Dr. Erol Güngör Salonu
19 Aralık 2009/ 17.00
AHDE VEFA
Kemalettin Tuğcu
M. Fatih Karakaya (İhtisas-II)
Herşeyi Başa Sarabilseydik
Salon bir beyefendiyi, bir hocayı, bir alimi alkışlıyordu. Hatip kürsüde birazcık da sıcak havanın etkisiyle hafifçe terlemiş ancak anlatmak istediği ne varsa anlatmışta hazırda bulunan dinleyici kalabalığa. Son peygamberin medeniyet dediğimiz hayat pratiğimizde en öndeki model olduğunu söylediğinde kulaklarda hala Tevhid Medeniyeti’nin ve İ’layı Kelimetullah’ın sesi yankılanıyordu. Hükmeden kalp ve idare eden akılla teçhizatlanmış ruh ve ruhun giydirildiği bedeni, bir medeniyet serüveninin en tepesine beraberce oturtan bir anlayıştı bahsettiği konuşmacı M. Tayfun Amman’ın. Osmanlı’nın son demleriyle beraber –ki o Osmanlı, Ahmed Mithat’ın tarifiyle “insanlık medeniyetinin herkesi mutlu kılacak son ve mülki kardeşliğiydi”- bir tünele girmiştik hep beraber. Tünelin başındaki aydınlar korku ve merak, ortasındakiler çokça korku ve arayış, sonundakilerse yine korku ve merak içerisinde yol almıştılar. Gökalp-Turhan-Güngör çizgisinin medeniyet tasavvurundaki gelişimi vardı bir yanda, diğer tarafta koskoca bir batı literatürünün konuya bakışı. Hatip acele etmeden, bir bir sıraladı farklı görüşleri. Kah Napolyon’du bahsedilen yahut Elias’tı, kah Ahmed Cevdet Paşa yahut Namık Kemal. Jean Paul-Roux’yı, Şerif Mardin’i, Fernand Braudel’i saymıyorum bile. Yıllarca tarih, dil, din ve devlet defolarından en azından birine sahip yetişen nesiller yavaş yavaş kendisiyle ve ecdadıyla barışmakta ve yepyeni bir medeniyet hamlesinin yanıbaşında ilk kıvılcımı beklemekteydi belki de. Hatip heyecanla anlatıyordu, Gazzali’nin Kimya-yı Saadet’inden tutun da Turgut Akpınar’a kadar derin bir tecessüsün ve salim bir aklın biriktirdiği hazine yaklaşık bir buçuk saatte dökülüvermişti salondaki dinleyen gönüllere. Elbette bir medeniyet krizi yaşamıştık, elbette zayıf kültür özelliği göstermiş, mahcup olmuş, mecbur olmuş, hayıflanmıştık ama artık bir şeyler değişiyordu/değişmeliydi. Modern ne idi, biz kimdik, medeniyetimiz var mıydı, varsa nerede duruyordu? Bütün bu sorulara bir cevap aradık beraberce ve şöyle söyledik en sonunda: Evet, bizim bir medeniyetimiz olmuştu ve bu medeniyet Türk Medeniyeti’ydi. Şu an da bu medeniyetle tekrar vuslat imkanı vardı. Tabii ki zaman ve sair şartlar değişmişti, ancak bir şeylerden ilham alabilirdik. Herşeyin saklı olduğu, bütün sırların kaldırıldığı bir sandık vardı üzerinde oturduğumuz. Bu sandık medeniyetimizin temel fikirleri, medeniyetimizin temel ruhuydu. Bu temel de Peygamberimiz Efendimiz’in bize ilettiği Kur’an ve Sünnet ile haleli yüce dinimizdi. İşte o temel, yani ki dinimiz, üzerine beraberce yaşadığımız tarihimiz ve dahi kültürümüz bizim medeniyetimiz olmuşlardı. Madem bütün sosyal bilimler kavramlara mecbur bir şekilde anlatılıyor ve anlaşılıyordu, herşeye böyle bir tanımla başlamak en güzeli olmuştu. 19 Aralık cumartesi günü, saatler tam 17:00’ı vurduğunda, KOCAV Erol Güngör Salonu’nda, M. Fatih Karakaya’nın “Kemalettin Tuğcu”yu yad edişinin ardından, Prof. Dr. Tayfun Amman kürsüden böyle seslendi kendisini dinlemeye gelmiş misafirlere.
M. Fatih Karakaya
İhtisas 6